Samipaşazade Sezai “Sergüzeşt”

1

Yazan Bülent Sakça | Kategori Roman İncelemeleri | Yayımlanma tarihi 15-07-2012

Sergüzeşt Romanının Özeti

Esir tacirleri tarafından Kafkasya’dan kaçırılıp İstanbul’a getirilen sekiz-dokuz yaşlarındaki küçük bir kız, Hacı Ömer adındaki acımasız bir esirciye satılır. Hacı Ömer’in evindeki esir kızların Çerkezce konuşmaları yasaktır. Bir müşteriye satıldıktan sonra, herhangi bir sebepten beğenilmeyip geri gönderilen esirlere kırbaç cezası verilir.

Hacı Ömer birkaç hafta sonra küçük kızı, Mustafa Efendi’nin evine götürür. Küçük kız çok zayıf, solgun, hastalıklı bir halde olduğundan evin hanımı, ucuza almak için gözüne çarpan kusurları söyler. Saatlerce süren sıkı bir pazarlık sonrasında küçük kız, Mustafa Efendi’nin hanımına kırk liraya satılır. Evin hanımı, katı yürekli, acımasız, sinirli bir kadındır. Taravet adlı Arap hizmetçi de küçük kıza acımasızca davranır; ona dayak atar, çok ağır işler yaptırır. Evin hanımı, küçük esir kızı “Dilber” diye çağırmaya başlar. Zavallı Dilber, sabahları erkenden kalkar, odaları süpürür, mutfağa kovayla su taşır. Küçük bir kusur işlediğinde hem evin hanımından hem de Taravet’ten tokat yer.

Mustafa Efendi’nin on iki yaşında, Atiye adında bir kızı vardır. Dilber, onunla beraber okula gider; gün geçtikçe Türkçeyi daha güzel konuşmaya ve anlamaya başlar. Çile ve işkence dolu ev yaşamından kurtulup okula gidince, özgür bir dünyada olmanın mutluluğunu yaşar. Okulda hiç kimse kendisini aşağılamaz. Dilber’in okulda Latife adında bir arkadaşı vardır. Latife, durumuna acıdığı arkadaşına ara sıra şeker, meyve verir; oyuncak bir bebek hediye eder. Atiye, başlarda esir kızla oyunlar oynayıp iyi geçinirken, annesinin ve Taravet’in etkisiyle bir süre sonra Dilber’i “pis halayık” (pis hizmetçi, esir) diye yanından kovar. Atiye’nin annesi de Dilber’i “pis Çerkez”, “murdar dilenci” diye çağırır, ona tokat atar. Taravet, küçük kıza hiç acımaz, en ağır işleri yaptırır. Şiddetli poyrazın estiği soğuk kış gecelerinde, bahçedeki kuyudan defalarca su taşıtır. Karanlıktan korktuğu ve yorgunluktan bitkin düştüğü için gitmek istemeyen Dilber’i, ocaktan aldığı ucu yanan odunla korkutur. Soğuk günlerde ısınmak için mangalın kenarına yaklaştığında Taravet, maşayla küçük kızın ellerini kollarını yakar.

Kafkasyalı esir kız, hakaretlere ve işkencelere daha fazla dayanamaz. Soğuk bir kış gecesi, kendisine sığınacak bir liman, şefkatli bir kucak bulmak ümidiyle evden kaçar. Çocuk yaşının verdiği saflıkla annesini bulacağını zanneder. Gecenin karanlığında nereye gittiğini bilmeden yürür. Bir süre sonra, Dilber’in cılız bedeni soğuğa yenik düşer, bayılır.

Dilber gözlerini açtığında kendisini, nur yüzlü yaşlı bir kadının şefkatli kollarında bulur. Bu yaşlı kadın, Dilber’in okul arkadaşı Latife’nin büyükannesidir. Yaşı doksanın üzerindedir. Dilber, niçin kaçtığını, kendisine nasıl işkence yaptıklarını anlatır. Yaşlı kadın, küçük kıza acır; yoksul olmasına rağmen Mustafa Efendi’nin evine gider, esir kızı satın almak istediğini söyler. Mustafa Efendi ile karısı, yaşlı kadına çok kaba davranırlar, zavallı kadını hırsızlıkla suçlarlar. Dilber’i bu acımasız, vahşi insanların pençesinden kurtaramayacağını anlayan büyükanne, lanet okuyarak geri döner. Mahallenin imamı, Dilber’i almak için gelir. Dilber, okul arkadaşı Latife ve büyükannesiyle vedalaşır. Mustafa Efendi’nin karısı, Dilber’in dolaba kapatılmasını emreder. Arap Hizmetçi Taravet, küçük esiri dolaba sokarken arkasından şiddetli bir tekme indirir. Yüzükoyun yere düşen esir kızın yüzünden bir-iki damla kan akar. Gecenin geç bir saatine kadar aç susuz dolapta kilitli kalır.

Yıllardır kötü yüzünü gösteren talih, ertesi gün Dilber’in yüzüne güler. Bazı suçlardan dolayı görevden alınan Mustafa Bey’in uzun süredir devam eden tahkikatı sona erer ve suçsuz olduğuna karar verilir. Mustafa Efendi, Erzurum’un bir ilçesine kaymakam olarak atanır. Görevden alındıktan sonra yaptığı borçları ödemek ve yolculuk masraflarını karşılamak için karısıyla birlikte Dilber’in bir esirciye satılmasına karar verirler. Dilber, alelacele bulunan bir esirciye altmış beş liraya satılır.

Dilber, bir esirci tarafından Edirnekapı civarında kiralanmış bir evde, kendisi gibi Kafkasya’dan kaçırılarak getirilmiş esir kızlarla kalmaya başlar. Bu ev, bir yanı Bizans harabeleriyle diğer yanı sebze bahçeleriyle çevrili, baykuş, atmaca gibi vahşi kuşların yuva yaptığı, insana ürperti veren, ıssız, kasvetli bir yerdir. Esir kızlar kendi aralarında konuşurlarken, geceleri hayaletlerin dolaştığını söylerler. Dilber, duyduklarından çok korkar. Esir kızlar, her şeye rağmen bu evde rahat bir yaşam sürerler; ud çalıp şarkı söylerler, kitap okurlar, dinlenirler. Esirci, alıcılar beğenip daha fazla para versinler diye esir kızlara özen gösterir. Bazı katı kurallar ve cezalar da yok değildir. Örneğin, esirlerin bir araya gelip sohbet etmeleri, eski evlerinden kovulma nedenlerini anlatmaları, ağlamaları kesinlikle yasaktır.

Bir gün Dilber, esir kızların konuşmalarına kulak misafiri olur. Kızlardan biri, ev sahibinin oğlunun arzularına boyun eğmediği için kovulmuş. Diğeri, yıllarca yediği dayaklara, gördüğü işkencelere daha fazla dayanamayıp isyan etmiş, evdeki değerli eşyaları öfkesinden paramparça etmiş, en sonunda da efendisinin evini ateşe vermiş. Bir diğeri, evin erkeğine âşık olmuş, karısı durumu fark edince apar topar evden uzaklaştırılmış. Konuşmaları kapı arkasından dinleyen esirci, kızları kırbaçla döver. Dilber, konuşmadığı için kırbaç cezasından kurtulur.

Dilber, Moda Burnu taraflarında, bir yanı denize bakan diğer yanı türlü ağaçlarla süslenmiş bir eve, zengin bir adam olan Asaf Paşa’ya yüz elli liraya satılır. Dilber, on beş yaşındadır.

Asaf Paşa, uzunca bir süre Mısır’da çeşitli görevlerde bulunmuş, büyük bir servet kazandıktan sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a gelmiş, Moda Burnu taraflarında, deniz kenarında, Batılı tarzda bir ev yaptırmıştır. Celâl adında bir oğlu, Tesliye adında bir kızı vardır. Celâl Bey, Paris’te beş-altı yıl resim eğitimi almış, yirmi üç yaşında, yakışıklı, kibar bir gençtir. Gezip dolaştığı yerlerde bazı ufak tefek gönül maceraları olmuş, ancak kimseye gerçek bir aşkla bağlanmamıştır. Yaptığı son resim, ünlü Fransız Ressam Jerom tarafından takdir edilmiştir.

Akşamları bir süre gazete, dergi, kitap okunur; Asaf Paşa karısı Zehra Hanım’la kâğıt oynar; kızları Tesliye piyano çalar; Celâl Bey, yaşlı Fransız hocasıyla resimli gazeteleri karıştırır. Zehra Hanım, yaşlı kadından Dilber’e de Fransızca öğretmesini ister. Dilber bu evde çok rahat ve mutludur. Sabahları Zehra Hanım’la kızının odalarını temizler, kafesteki kanaryanın bakımıyla ilgilenir. Bir de Ressam Celâl Bey’e modellik yapar. Rahatı ve neşesi yerinde olan Dilber, her geçen gün biraz daha serpilir, güzelleşir. Dilber kısa sürede Fransızcasını geliştirir, Paul ve Virginie’i okur.

Zehra Hanım, Dilber’e karşı görünüşte iyi ve nazik davranır; ancak bu hoşgörünün altına gizlenmiş bir aşağılama sezilir. Bu aşağılama Dilber’i derinden yaralar. Dilber’i üzen bir diğer şey ise, genç ressamın çocukça arzularında ve eğlencelerinde kendisini bir oyuncak gibi kullanmasıdır. Celâl Bey, genç kızı kılıktan kılığa sokar, başını çiçeklerle donatır. Resmini yaparken Dilber’i saatlerce hiç kıpırdamadan bekletir.

Yine bir gün Dilber, Celâl Bey’in odasında görüp beğendiği bir tabloya özenerek kendisine çiçeklerden bir taç yapar. Celâl Bey, Dilber’i başında çiçeklerle görünce, Kleopatra’ya benzettiği Dilber’in resmini yapmak ister. Genç kıza yırtık pırtık bir elbise giydirerek onu dilenci kılığına sokmak ister. Dilber, eski günlerini hatırlattığı için bu eski elbiseyi giymek istemez. Celâl Bey, genç kızın direnmesine aldırış etmez, yırtık elbiseyi zorla giydirir. On yedi yaşın güzelliği, elbisenin yırtık yerlerinden dışarı taşar. Dilber ağlamaya başlar; ağlar, ağlar… Celâl Bey, o güne kadar sadece bir oyuncak olarak gördüğü Dilber’in göz kamaştırıcı güzelliğinden, ağlamasından çok etkilenir. Esir kızların da bir kalp taşıdığını, onların da incinebileceğini düşünür. Fırçasını kırar, resmini yarım bırakır. Hemen genç kızdan özür diler.

Dilber’in göz kamaştıran güzelliği, içli içli ağlayışı Celâl’in zihninden gitmez. O güne kadar hiçbir kadın, Celâl’i bu denli sarsmamıştır. Dilber’in aşkıyla yanıp tutuşan genç ressamın gözüne uyku girmez. Odasına çekilir, âşıkane hayallere dalar. Uykusuz geçirdiği gecelerden birinde, genç kızı görme arzusu dayanılmaz bir hal alır. Genç kızın uyuduğu odanın kapısına kadar gelir. Gecenin bir vakti, savunmasız genç bir kızın odasına haydut gibi girmeyi düşündüğü için kendisinden utanır. Fakat içindeki sevgiye, arzuya daha fazla karşı koyamaz, içeri girer. Dilber, sırtüstü uzanmış, uyumaktadır. Celâl, ıslak kirpiklerinden, genç kızın uyumadan önce ağladığını anlar. O esnada, genç kızın dağınık saçları arasındaki bir şey Celâl’in dikkatini çeker. Dikkatle bakınca bunun bir resim olduğunu anlar. Annesinin, babasının, belki de sevdiğinin resmi… Celâl, büyük bir heyecanla resmi eline alır. Resmin, kendi resmi olduğunu görünce, günlerdir kendisine uykuya hasret bırakan bu güzel esir kızın da kendisini sevdiğini anlar. Resmi, genç kızın saçları arasına bırakıp sessizce odasına döner. Yatağa girdiğinde, yirmi üç yıllık hayatında böylesi güzel bir duyguyu ilk kez yaşamanın verdiği mutluluk ve heyecanla ağlamaya başlar.

Asaf Paşa’nın karısı Zehra Hanım, kızı Tesliye’yi zengin bir paşa ile evlendireceği için çok mutludur. Aynı şekilde oğlu Celâl’i de İstanbul’un zengin ve soylu ailelerinden birinin kızıyla evlendirmeyi düşünür. Zehra Hanım’a göre evlilikte asıl önemli olan, “soyluluk” ve “zenginlik”tir. Soyluluk bakımından birbirine denk olmayan çiftler asla mutlu olamazlar. Celâl, annesinin evlilik konusundaki düşüncelerine katılmaz. Zira, genç ressama göre evlilikte asıl önemli olan “güzellik, namus, kalp temizliği, aşkla sevgiyle bakan gözler, içten bir gülüş”tür. Zehra Hanım, oğlunun evlilik konusundaki bu şairane düşüncelerini beğenmez. Konuşmaları işiten Dilber, ağlar.

Celâl, odasına gider, uyumak ister; ancak bir türlü uyuyamaz. Can sıkıntısını atmak için bahçeye inmeye karar verir. Aşağı kata indiğinde Dilber’in de uyanık olduğunu görür. Birlikte bahçeye inerler. Gün aydınlanmak üzeredir. Sessizce bahçe kapısından çıkarlar, bir mezarlığın yanında dururlar. Celâl, bu mezarda nişanlısı tarafından terk edilince intihar eden on sekiz yaşında genç bir kızın yattığını söyler. Genç kız için dua ederler. Yıldızların aydınlattığı gecede, çiçek açmış çayırların üzerinde oturup denizi, adaları seyrederler. Aşklarını dile getirirler, öpüşürler. Vaktin nasıl geçtiğini anlamazlar.

Sabahleyin Zehra Hanım, oğlunun odasına birkaç kez bakar, oğlunu göremez. Aynı şekilde Dilber’in de odasında olmadığını görünce, oğlunun gönlünü bu esir kıza kaptırdığını anlar. Oğlunun, soylu bir kızla evlenmek yerine basit bir esir parçasına âşık olması, Zehra Hanım’ın oğluyla ilgili kurduğu hayalleri bir anda suya düşürür. Zehra Hanım gibi bir kadının bunu hazmetmesi kolay değildir. Zehra Hanım, sinir krizi geçirir, bayılır. Bir süre sonra ayılıp bir parça sakinleşince doğru kocasının yanına gider, oğlunun Dilber’e âşık olduğunu söyler. Asaf Paşa, bunun gençlikten kaynaklanan bir delilik olduğunu, bu kadar emeğin bir esir parçasına feda edilemeyeceğini söyler; oğluna gereken cezayı vermesini karısından ister. Bu sırada Celâl ile Dilber, eve dönerler.

Celâl, amcasının yalısına davetlidir. Geceyi orada geçirecektir. Odasına çıkıp giyinir. Vapura yetişmek için aceleyle evden çıkar. Zehra Hanım, evdeki hizmetçileri bir şey söylememeleri konusunda sıkıca tembihlediği için Celâl’in hiçbir şeyden haberi yoktur.

O gece Zehra Hanım odasına çekilir, bu sıkıntılı durumu nasıl çözebileceğini düşünür. Oğlunun geleceğinin, bir esir kız tarafından karartılacak olmasına dayanamaz. Uzunca bir süre düşündükten sonra, Dilber’i evden uzaklaştırmaya karar verir. Esirci kadını çağırtır; ona, evinin namusunu ve oğlunun gençliğini mahveden bu kızı hemen yarın götürmesini söyler. Dilber’i götürmek için sabahleyin erkenden gelmesini tembihler.

Evdeki hizmetçi kızlardan Çaresaz, arkadaşının evden gönderileceğini öğrendiği için durmadan ağlamaktadır. Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı Dilber, oda arkadaşını sakinleştirmeye çalışır. Zehra Hanım sıkı sıkı tembihlediği için de bir şey söyleyemez. Ertesi gün, henüz sabah olmadan esirci kadın odaya girer, Dilber’e bohçasını toplamasını söyler. Dilber, arkadaşı Çaresaz’la vedalaşır; esirci kadınla birlikte evden çıkarlar. Evden biraz uzaklaşınca, genç kız mezarının yanına gelirler. O ana kadar sakin görünmeye çalışan Dilber, mezarlığa kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.

Bu arada Celâl önceki gece, olan bitenden habersiz, amcasıyla evlilik üzerine sohbet etmektedir. Amcası, herkesin dengiyle evlenmesi gerektiğini, gençlikte çoğu zaman yanlış seçimler yapıldığını, gençlerin evlenme işini ailelerine bırakmalarının daha doğru olduğunu savunur. Celâl, amcasının evlilik konusundaki tavsiyelerini beğenmez. Gençlerin sevdiği kişiyle evlenmeleri konusunda serbest bırakılmaları gerektiğini, evlilikte soyluluk ve zenginliğin hiç de önemli olmadığını söyler. Kalbindeki sırrı daha fazla tutamaz; amcasına bir halayık parçasını, Dilber’i, derin bir aşkla sevdiğini söyler. Annesini ikna etmesi için amcasından yardım ister.

Eve dönmek üzere vapura biner. Gençlerin duygularının hiçe sayılarak aile zoruyla yapılan evliliklerin haksızlığını, kötülüğünü gösteren bir tablo yapmaya karar verir.

Celâl eve döner, odasına çıkar. Kafasında tasarladığı resmine başlamak için boya takımlarının arasında bir süre gezinir. Kendisine güç vermesi için bir ilham kaynağına ihtiyaç duyar. Karanlık dünyasına ışık saçan Dilber’i görmek ister. Bu sırada Çaresaz içeri girer. Çaresaz, sitemkâr ve suçlayıcı sözler söyler. Celâl, Dilber’in esirciye satıldığını öğrenir. Bir anda dünyası kararır, öfkesinden dişleri kilitlenir, olduğu yere yığılır.

Celâl, o gece şiddetli ateşin tesiriyle sabaha kadar sayıklar. Sabahleyin bir parça kendine geldiğinde, ağzından güçlükle, “Dilber” adı çıkar. Zehra Hanım, oğlunun perişan halini görünce, oğlunun esir kıza ne derece tutkuyla bağlı olduğunu anlar. Dilber’i sattığı için pişmanlık duyar. Kocasına durumu anlatır; ancak Asaf Paşa, oğlunun rahatsızlığının bir gecelik bir ateş olduğunu, yakında her şeyi unutacağını söyler. Zehra Hanım’ın ana yüreği, oğlunun yataklara düşmesine dayanamaz. Oğlu mutlu olmadıktan sonra, soyluluk ve zenginliğin hiçbir önemi yoktur.

Celâl bir süre, kendinden geçmiş bir halde odasında gezinir; Dilber’in kime satıldığını, nerede olduğunu, ne yaptığını merak eder. Biraz hava almak için dışarıya çıkar. Karşısına, neşeyle türkü söyleyen bir amele çıkar. Adam, üç gün önce genç bir kızın, mezarın başında hüngür hüngür ağladığını söyler. Celâl, o genç kızın Dilber olduğunu anlar. Beyninden vurulmuşa döner, göz yaşlarını tutamaz. Genç kızın nereye gittiğini sorar. Adam, Genç kızın yerini bilmediğini söyler, acıyla kıvranan Celâl’i teselli etmeye çalışır. Celâl eve döner, kendisini annesini kucağına bırakır, hıçkıra hıçkıra ağlar. Oğlunun göz yaşları, Zehra Hanım’ın yüreğini sızlatır.

Celâl, yaşlı esirci kadınla birkaç gün önce terk edilmiş olan bir evin kapısına gelir. Bir süre kapıyı çalar, kapı açılmayınca öfkesinden deliye döner. Birkaç yumrukla kapıyı devirir. Karşısına çıkan adamı, yaka paça dışarıya sürükler. Dilber’in nerede olduğunu sorar. Onu öldürmekle tehdit eder. Tartışmayı gören mahalle bekçisi, yanlarına gelir. Evde oturanların birkaç gün önce taşındıklarını söyler. Öfkesinden kuduran Celâl bu kez, Dilber’i bu eve getirip satan esirci kadının yakasına yapışır. Bir süre sonra karanlık sokakta kaybolur.

Dilber’in olmadığı bir dünya, Celâl’e bomboş gelir; yaşam kaynağı, ışığı, mutluluğu Dilber’le birlikte gitmiştir. Celâl, deli divane bir halde ortalıkta dolanır; önüne gelene Dilber’i sorar, yanıt alamayınca da saldırır. Vapurda, kendisinin dalgın haline gülen iki gence saldırır, onları esir ticareti yapmakla suçlar. Evine doğru giderken yaşlı bir kadınla genç bir kızın yan yan yürüdüklerini görür. Nazlı ve edalı yürüyüşünden, genç kızı Dilber’e benzetir. Heyecandan kalbi duracak gibi olur. Eğer bu kız Dilber’se, bir daha hiçbir güç onu elinden alamayacaktır. Önlerinden geçer. Düşmemek için duvara yaslanır. Bu genç kız, Dilber değildir.

Dilber’i kaybetmenin acısıyla aklî dengesini yitiren Celâl, yoldan geçenlere Dilber’i sorar, tehditler savurur. Yine bir gün yolda yürürken, bir evden ağlama sesleri duyar. Celâl, hiç tanımadığı bu eve girer; evin efendisinin öldüğünü öğrenir. Bunun üzerine Celâl, asıl ölenin kendisi olduğunu, onun yerine kendisini mezara gömmelerini söyler.

Celâl evde dalgın bir halde dolanır, kimseyle konuşmaz. Evin balkonundan, sahile vuran dalgaları seyre dalar. Sabaha karşı bir an Dilber’in hayalini gördüğünü zanneder. Evin içinde telaşla koşar, herkesi uyandırır. Dışarı çıkmasına izin vermezler. Bir süre boş gözlerle kapının önünde duran Celâl, kardeşinin kucağına düşer, bayılır. Annesi ile kız kardeşi, Celâl’i yatağına yatırırlar. Doktorlar, hastalığın şiddetli bir beyin iltihabı olduğunu, hastanın durumunun çok ağır olduğunu, fakat büsbütün umutsuz olmadıklarını söylerler.

Dilber, Mısırlı zengin bir tacire satılmıştır. Dilber’in kaldığı köşk, peri masallarında anlatılan saraylar gibidir. Bir yanında göl, diğer yanında çok güzel bahçeler… Sarayın içinde ud ve kanun çalan, şarkılar söyleyen, rengârenk elbiseleriyle dans eden onlarca kız… Sınırsız bir servete sahip olan Mısırlı tacir, bu güzel kızların vermiş olduğu sarhoşlukla kendinden geçmiştir. Herkesin gönlünce eğlendiği bu hayal âleminde, Dilber sevdiği gençten ayrılmış olmanın hüznünü yaşar. Mısırlı tacir, Dilber’in güzelliğinden çok etkilenmiştir.

Sudanlı zenci bir köle olan Cevher, haremağasıdır. Küçük yaşta, asıl vatanı olan çöllerden koparılmış, hadım edilmiş, bunca güzel esirin sorumluluğu ona verilmiştir. Cevher, birbirinden güzel kızların uçuştuğu bu sarayda kanadı kırık bir halde dolaşmanın acısını çeker, kaderine kahreder. Dilber’in hüzünlü halinden çok etkilenir, karşılıksız bir aşkla ona bağlanır. Dilber’in gönlünün kapanmamış bir aşk yarasıyla kıvrandığını anlar. Dilber, kendisini içten bir sevgiyle dinleyen bu zenci köleye içini döker, İstanbul’a gitmek istediğini söyler. Haremağası Cevher, genç kıza kol kanat gerer, zarar görmemesi için yanından ayrılmaz. Geceleri kapısının eşiğinde yatar, genç kıza bekçilik eder.

Mısırlı zengin tacir, aracı bir kadınla Dilber’e teklifte bulunur. Dilber’in kalbine ve bedenine karşılık, tüm hazinesini önüne serecektir. Ancak Dilber’in kalbi Celâl’in aşkıyla yanmaktadır. Dilber, efendisine odalık olmayı kabul etmez, bu yüzden cezalandırılır; ikinci katta, demir panjurlarla kapatılmış bir odaya hapsedilir.

Cevher, bir gece Dilber’in kaldığı odaya merdivenle çıkar. Demir panjurları elleriyle kırmak zorunda kaldığı için eli yüzü kanlar içindedir. Önce Dilber, aşağıya iner. Cevher, kan kaybettiği ve merdivenin ucundan tutan kimse olmadığı için merdivenle birlikte arkası üstü düşer. Dilber, kanlar içinde yatan Cevher’in yanına koşar. Canı pahasına kendisini kurtaran bu adamın alnına masum bir öpücük kondurur. Bu öpücük, Cevher’e hayat verir. Cevher, kendisini ilk gördüğü andan itibaren çok sevdiğini söyler. Cebinde, İstanbul’a gitmesi için bir vapur bileti olduğunu, kaçıp kurtulmasını söyler. Cevher, sevdiği kızın kollarında can verir.

Gecenin bir vakti yapayalnız kalan Dilber, korkulu gözlerle çevresine bakınır; ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Bir yıl önce kovulduğu konağa dönemez. Kötü yola da düşmek istemez. Nil nehrinin kenarına geldiğinde, kendisine bu çıkmazdan kurtaracak bir ses duymak ister. Dilber, kendisini Nil nehrinin soğuk sularına bırakır.

—  S  O  N  —


Yorumlar (1)

bence sonu iyi bitseydi daha iyi olurdu kitap güze bişiye benziyo

Yorum yaz...