Memduh Şevket Esendal “Mendil Altında”

0

Yazan Bülent Sakça | Kategori Hikâye İncelemeleri | Yayımlanma tarihi 11-09-2010

“Benim sevdiğim hikâyeler… hayat veren, neşe veren, ışık veren hikâyelerdir. Ben, insanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanırım. İnsanları yoğrulmuş mutfak paçavrasına çeviren ve ümitsizliğe düşüren yazılardan hoşlanmam. Zaten tam bir refah içinde, huzur içinde yaşamıyoruz. Bir de karanlık, kötü şeylerden bahsederse bize, onları okursak… Bu, insanları bir havana koyup ezmeye benzer. Halbuki insanların içinde bir umut olmalı. Yaşama umudu, neşe vermeli insanlara okudukları.” (Memduh Şevket Esendal)

Memduh Şevket Esendal’ın Hayatı

1884 yılında Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde doğan Memduh Şevket Esendal, Türk edebiyatında Çehov tarzı hikâyeleriyle tanınmış değerli bir yazarımızdır. Babasının vefatından sonra ailesinin sorumluluğunu yüklenir, çiftlik işleriyle kendisi ilgilenir. Bu nedenle düzenli bir okul eğitiminden mahrum kalır. Hiçbir okuldan diploma alamamıştır, ancak asla pes etmemiş, kendi kendisini yetiştirmiştir. Kendi deyimiyle, o bir alaylıdır. “Ben ilk mektep de dahil olmak üzere hiçbir mektepten mezun değilim. Alaylıyım.” (alaylı: mektep eğitimi almadan kendini yetiştiren kimse, karşıtı: mektepli). 

Memduh Şevket, sanatçılığının yanı sıra aktif bir siyasetçidir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde çalışır, hariciye (dış işleri) görevlerinde bulunur.  1920 yılında başladığı hariciye görevini 1941 yılına kadar sürdürmüştür. Hariciye görevlerinden ilki Bakü Mümessilliği olur. Yaklaşık dört yıl burada görev yapar. Bu görev sayesinde kısa sürede Rusçayı öğrenir, bu vesileyle Rus edebiyatını yakından ve kaynağından tanıma imkânı bulur, hikâyelerine yapı bakımından kaynaklık edecek olan Anton Çehov’u tanır.

Bakü’den yurda dönünce bir süre boşta kalır. Ekonomik açıdan sıkıntılı günler geçirir. Tahran Büyükelçiliği ile görevlendirilinceye kadar, öğretmenlik yaparak ailesinin geçimini sağlar. 1925-1930 yılları arasında Tahran Büyükelçiliği görevini yapar. İç politikadaki gelişmelerin hızlandığı bir dönemde yurda dönen Esendal, kısa sürede Ankara kulislerinde adından bahsettirmeyi başarır. Fakat çok geçmeden tekrar yurt dışına gönderilir. Bu defaki görevi Kâbil Büyükelçiliği olur. 1933′te başladığı bu görevini 1941′e kadar sürdürür. Esendal’ın yurda dönüşü, bizzat kendi isteği iledir. İsmet İnönü’ye, yorulduğunu, bundan böyle çoluk çocuğuyla olmak istediğini belirterek görevden bağışlanmasını ister.

Memduh Şevket, hayatının on yedi yıllık bir dönemini kapsayan yurt dışı görevleri vesilesiyle Rusça ve Farsçayı, bu dillerin edebiyat ve kültürlerini öğrenmiştir. Özellikle Anton Çehov’u tanımış olması, sanatı için bir dönüm noktasıdır. Türk edebiyatını Maupassant tarzından Çehov tarzına yönelten hikâyelerine zemin hazırlamıştır.

Esendal, Tahran’dan Ankara’ya döndüğünde son derece hareketli bir siyasî atmosferle karşılaşır. İlk kez 1931′de Elazığ milletvekili olarak TBMM’ye giren Esendal, 1933′te Kâbil Büyükelçiliğine tayin edilinceye kadar CHP’deki aktif görevini sürdürmüştür. Onun ikinci kez meclise girişi, Kâbil Büyükelçiliğinden affını isteyip yurda dönmesi üzerine gerçekleşir. Bu defa Bilecik mebusudur. 1941′de başlayan ikinci meclis dönemi, 1950′deki seçimlere kadar kesintisiz olarak devam eder.

Ticaret Bakanlığına atanacak kişi konusunda İsmet İnönü ile aralarında bir anlaşmazlık çıkar. Bu olaydan sonra Memduh Şevket istifa eder (1945). Genel Sekreterlikten sonra 1950 seçimlerine kadar, aktif politik mücadelelerden uzaklaşır, gelişmeleri meclisin arka sıralarından takip eder. 1908 öncesi başlayıp 1950′ye kadar sürdürdüğü siyasî mücadele, Esendal’ı bir hayli yormuş, yıpratmıştır.

1950′deki seçimlerle birlikte milletvekilliği dönemini tamamlayan Memduh Şevket, geri kalan iki yıllık ömrünü evinde, dostları, misafirleri ve eserleriyle baş başa olabilmenin mutluluğu içinde geçirir. Pek çok ziyaretçisi vardır. Onlarla sohbet etmekten büyük keyif alır. İlerlemiş yaşına rağmen, fırsat buldukça eserleriyle ilgilenir, çok sevdiği torunlarıyla ilgilenir.

Memduh Şevket Esendal, yetmiş yıla yaklaşan ömrünü 17 Mayıs 1952′de, sabaha karşı Ankara’da tamamlar. Vefatından üç gün önce yüksek tansiyon sebebiyle beyin kanaması geçirmiş ve yatağa düşmüştür.

Memduh Şevket Esendal’ın Eserleri

Romanları: 1. Miras, 2. Ayaşlı ile Kiracıları, 3. Vassaf Bey

Hikâyeleri: Otlakçı, Mendil Altında, Sahan Külbastısı, Veysel Çavuş, Bir Kucak Çiçek, İhtiyar Çilingir, Hava Parası, Bizim Nesibe, Kelepir, Gödeli Mehmet, Güllüce Bağları Yolunda, Gönül Kaçanı Kovalar, Mutlu Bir Son

Mektupları: Kızıma Mektuplar, Oğullarıma Mektuplar

Anı/Anlatı: Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar

Memduh Şevket Esendal’ın Kişiliği

Memduh Şevket büyük arzuların, ihtirasların adamı değildir. Halkın yaşam düzeyinden daha yüksek bir refahı kendisi ve ailesi için istemez. Çocuklarına da bu yönde tavsiyede bulunur: “Çok çalışıp az kazanma taraftarı bir adamdı. ‘İnsana nasıl olsa para verirler, insan aç kalmaz, ama onun için çalışmak hoş bir şey değildir.’ derdi. Benim hekim oluşuma, hoca olmak şartıyla razı oldu. ‘Para kazanmayacaksın; hekimlik, hocalık yapacaksın, hastahanede hasta bakacaksın veya ücra bir köye gidip fisebilillah (Allah rızası için, karşılık beklemeden) çalışacaksın. İnsanlar nasıl olsa sana bir lokma peynir, bir parça tavuk getirirler.’ derdi. Ağabeyimin kaptan oluşuna çok sevindi. Sabah karanlığında gider, Sirkeci’den vapurun kalkışını seyrederdi. Bu onun için doyulmaz bir zevkti. ‘Çok çalışıyor, çok hakir bir iş görüyor. Üç kuruş parası var, ama memlekete hizmet ediyor.’ derdi.”

Esendal’ın en büyük zevki, kahvelerde, dükkânlarda halkla iç içe olmak, sohbet etmektir. “Biriyle konuşmaya başlayınca, eğer kendimde isem, güler bir yüz takınıp ufak ufak sormaya, karşımdakini söyletmeye başlarım ve çalışırım ki, onun söylemek istediğini artırayım. Benim gibi herkes anlatmaktan, yapma yapıp kırıtmaktan az çok hoşlandığı için, benim yumuşak sorgularım karşısında coşar, bülbül gibi şakımaya başlarlar ve bilmeyerek benden de hoşlanırlar.” Bu sebeple, Esendal’ın bulunduğu ortam ve toplulukta hemen sıcak ve samimî bir sohbet atmosferi oluşuverir. Konuşur, konuşturur; dinler, dinletir ve düşündürür. Sohbetlerinde hiçbir zaman, karşısındaki insanlara karşı bilgiçlik taslamaz, iri laflar ve nutuktan hoşlanmaz.

Memduh Şevket Esendal’ın Hikâyeciliği

Dünya edebiyatında iki farklı hikâye tarzından bahsedilir: Maupassant tarzı hikâye (olay hikâyesi), Çehov tarzı hikâye (durum hikâyesi). Modern Türk hikâyesi de bu çerçevede şekillenmiştir. Ahmet Mithat Efendi veya Emin Nihat’la başlayan modern Türk hikâyesi, ilk önce Maupassant tarzı hikâyeyi (bu türün önemli temsilcisi Ömer Seyfettin’dir) tanımış, onu örnek alarak şekillenip gelişmiştir. Türk okuyucusunun Çehov tarzı hikâyeyi tanıması ise, XX. yüzyılın ikinci çeyreğinde mümkün olabilmiştir. Çehov tarzı hikâyeyi Türk edebiyatına kazandıran yazarımız Memduh Şevket Esendal’dır. Daha sonra Sait Faik Abasıyanık ile daha da yaygınlaşan bu tarz günümüze kadar varlığını korumuştur.

Rus yazar Anton Çehov (1860-1904), durum hikâyesinin öncüsüdür. Esendal, Anton Çehov’u, Ankara hükümetinin ilk dış temsilcisi olarak Bakü’ye gönderilmesinden (1918) sonra tanımıştır. Bu dönemde Esendal, hem Rusçayı öğrenmiş hem de Çehov’u yakından ve kaynağından tanıma fırsatı bulmuştur. Bundan sonraki otuz yıllık sanat yaşamında Çehov’u kendine rehber edinmiştir. Memduh Şevket’in oğlu Ahmet Esendal, babasının Çehov sevgisiyle ilgili olarak şunları söyler: “Sonradan Bakü’de Rusçayı öğrendi. Rus edebiyatını bilirdi. Rus musikisini bilirdi. Plâklar getirmişti büyük Rus bestekârlarının. Rus eserlerinin hepsini okumuştu; fakat taparcasına sevdiği şey, Çehov’du. Çehov’un hayranıydı. Rusçayı öğrendikten sonra, Tolstoy dahil hepsini okuyor da onun kişiliğine Çehov uyuyor. Ölünceye kadar Çehov’un eserlerini yanından eksik etmedi. Ankara’dan İstanbul’a giderken bir yastığını, bir de Çehov’u cebine koymadan gitmezdi. Çehov’u kaç defa okuduğunu Allah bilir. 1920′lerden vefatına (1952) kadar Çehov dedi, başka bir şey demedi. Çok çok severdi.”

Çehov Tarzı Hikâyenin (Durum Hikâyesinin) Özellikleri

1. Çehov tarzı hikâyelerde giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşan klâsik yapı yoktur. Özellikle giriş ve sonuç bölümü çoğu zaman ihmal edilir. Hikâye metni, doğrudan doğruya bir olayla başlayabileceği gibi, belli bir sonuca ulaşmadan da bitebilir. Çehov tarzı hikâyeler okuyucuda bitmemişlik hissi uyandırır.

2. Çehov tarzı hikâyede yazar dış dünyayı eserine taşırken hiçbir seçme ve ayıklama işlemi yapmaz; gerçeği olduğu gibi, değiştirmeden, süslemeden dikkatler sunar. Bu nedenle bu hikâyelerde olay ve insanlar daha doğaldır.

3. Çehov tarzı hikâyelerde olayın önemi azaltılmıştır. Bu hikâyelerde olaylar; özenle seçilmiş büyük olaylar değil, günlük hayatta her gün karşılaşılan sıradan olaylardır. Okuyucuyu heyecanlandıracak entrikalardan uzak durulur. Gerilim ve okuyucuyu şaşırtacak bir son bu hikâyelerde görülmez.

4. Çehov tarzı hikâyelerdeki kişiler, herhangi bir ayrıcalıkları olmayan ve günlük yaşamda her zaman etrafımızda görebileceğimiz insanlardır.

5. Çehov tarzı hikâyede muhteva (içerik, konu), geri plâna itilmiştir. Konuyu sezmek, büyük ölçüde okuyucuya bırakılmıştır. Bu hikâyelerde yazarın amacı, insanın günlük yaşamındaki çeşitli psikolojik hâllerini okuyucuya sezdirmektir. Ayrıca konu, iyimser ve mizahî bir atmosfer içinde sunulur. Çehov tarzı hikâyede okuyucu, çoğu zaman kendini tebessüm etmekten alıkoyamaz.

6. Çehov tarzı hikâyelerde yazar, mekân üzerinde fazla durmaz; birkaç kelimeyle onun ana hatlarını belirtir geçer. Güçlü bir mekân tasviri söz konusu değildir.

Memduh Şevket’in hikâyelerinde son derece neşeli bir atmosfer vardır. Kızma yoktur. Karşılaşılan aksaklıklar, kusurlar, yanlışlıklar yumuşak bir dille, biraz mizahî, biraz alaylı bir üslûpla anlatılır. Esendal, hikâyelerini insanları neşelendirmek, mutlu etmek gayesiyle kaleme alır. “Hikâyecilik bakımından bizim gençlerimiz ikiye ayrılırlar: Birinciler kara hikâye yazıyorlar. Anasını babasını öldürüyor, açlıktan, sefaletten, hastalıktan bahsediyor, önce insanı yoğrulmuş mutfak paçavrasına çeviriyor, sonra da çalış diyor. Ben böyle hikâyeleri sevmem. Benim sevdiğim hikâyeler, ikinci tip hikâyeler, hayat veren, neşe veren, ışık veren hikâyelerdir.” ” Ben, insanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanırım. İnsanları yoğrulmuş mutfak paçavrasına çeviren ve ümitsizliğe düşüren yazılardan hoşlanmam. Zaten tam bir refah içinde, huzur içinde yaşamıyoruz. Bir de karanlık, kötü şeylerden bahsederse bize, onları okursak… Bu, insanları bir havana koyup ezmeye benzer. Halbuki insanların içinde bir umut olmalı. Yaşama umudu, neşe vermeli insanlara okudukları.”

Memduh Şevket’e göre hayat, sürekli akan bir nehirdir. Yazarın görevi bu nehirden aldığı bir damlayla hikâyesini oluşturmaktır. Esendal’ın hikâyeleri, günlük hayatın herhangi bir anından alınıvermiş küçük bir kesitten ibarettir. Hikâyelerinde bilinen giriş ve sonuç bölümlerinin olmayışını bu noktada aramak gerekir. Çünkü hayat sürekli bir akıştır. Her olayın bir öncesi olduğu gibi, devamı da olacaktır. Memduh Şevket’in hikâyelerinde okuyucu, metnin bitmesine rağmen hikâye kahramanlarının yaşadığı, hikâyede anlatılan hayatın devam ettiği hissine kapılır. Hikâyelerinin çoğu, okuyucuya bitmemişlik hissi verir.

Esendal’ın hikâyeleri, gücünü olaydan almaz. İçinde yaşadığımız hayatın içindeki küçük bir an, bu andaki küçük olaylar, hikâye için yeterlidir. İki insanın karşılıklı konuşması, kahvehanedeki bir sohbet, gayesiz bir şekilde evden çıkıp şöyle bir dolaşıp eve dönme Esendal için bir olaydır.

Esendal’ın hikâyelerinde yer alan kişiler, günlük hayatta her gün karşılaştığımız, üstün özelliklere sahip olmayan, sıradan insanlardır. Onun hikâyelerinde şahıs kadrosunu önemli ölçüde memurlar, bürokrat ve yarı aydınlar, alafranga/züppe tipler, ev hanımları, esnaflar, dedikoducu insanlar, din adamları oluşturur.

Memduh Şevket Esendal, “Mendil Altında”

Memduh Şevket’in Mendil Altında adlı eserinde toplam yirmi beş hikâye var: Avni Hurufi Efendi, El Malının Tasası, İki Ziyaret, Rüya Nasıl Çıktı, Ana Baba, Şair Tavafi, Haşmet Gülkokan, Keleş, Hasta, Gevenli Hacı, Mendil Altında, Feminist, Düğün, Müdürün Züğürdü, Karga Yavrusu, Kızımız, Gül Hanım’ın Annesi, Sinema, Kaçırdık mı?, Kuvvetli Hükümet, Saide, Dursunhacı, Celile, İhtiyarlık, Hayat Ne Tatlı.

Hasta hikâyesinde, arabadan inerken ayak bileğini inciten bir adamın, çok ciddi bir kaza geçirmişçesine kendini naza çekmesi, eş dostun ve karısının gösterdiği yakın ilginin hoşuna gitmesi, normalde birkaç gün içinde ayağa kalkacakken bu tatlı yaşayışı on gün boyunca sürdürmesi anlatılır.

Maliye Veznesi’nden Tevfik Efendi, banka önünde vezne arabasından inerken ayak bileğini incitmiş, iki gündür evinde yatmaktadır. Komşular ziyarete gelirler. Kendisine gösterilen ilgi ve sevgi çok hoşuna gider. “Herkes, her şey tatlı, ılık, yumuşak!” “Tevfik Efendi yatağa uzanmış, bu tatlı yaşayışı sanki yudum yudum içiyor, inleyerek, gözlerini bayıltarak nasıl düştüğünü anlatıyor.”

Tevfik Efendi, ziyaretçilere geçirdiği kazayı abartarak, süsleyerek anlatır. Karısına da nazlandıkça nazlanır. “Innh, kaderde bu da varmış… ınnh… Dedim ya olacak olduynan oluyor… Yer düz, güzel yaya kaldırım, bizim vezne arabası durdu, ben de indim. Düşmedim, kimse bana dokunmadı, atlar ürkmedi, araba kımıldamadı, dedim ya, hiç. Bu ayağımı yere koydum, vay efendim sen misin koyan! Nasıl anlatayım, size… Sanki topuğum iki taş arasında ezildi. Innh, oraya yığılmışım.” Tevfik Efendi, konuştukça açılır, sözde hastalığını unutur. Kahveler, sigaralar içilir. Ziyaretçiler giderken Tevfik Efendi yeniden hastalanır; inlemeler, göz süzmeler, burnundan solumalar başlar.

Bu tatlı yaşayış çok uzun sürmez. On gün sonra ziyaretçiler seyrekleşir. Karısı da eskisi gibi güler yüz göstermez, söylenip şikâyet etmeye başlar. Tevfik Efendi, eline bir baston alır,  sargılı ayağıyla sokağa çıkar. Rast geldiği kişilere başından geçen kazayı, hastalığını, çektiği acıları, nazlanarak anlatır. Bir süre sonra işine döner. İş arkadaşları, “Acele ettin… Birkaç gün daha çıkmamalıydın.” diyerek kendisiyle kafa bulurlar.

Hikâyenin adı, başta okuyucuya biraz soğuk gelir, ancak birkaç satır okuduktan sonra okuyucu kendini gülmekten alamaz. Hasta olmanın, kaza geçirmenin keyifli bir yanı yoktur. Bu hikâyede hastalığı çekici kılan şey, hastalık süresince hastaya gösterilen ilgi ve sevginin yoğunluğudur. Hikâye kahramanımız, hastalık halinin sona ermesini, iyileşip ayağa kalkmayı hiç istemez.

Hikâyeyi okurken bizi güldüren şeylerden biri de Tevfik Efendi’nin başından geçen kazayı ballandıra ballandıra anlatmasıdır. Kendisine acındırmaktan, kendisini naza çekmekten çok hoşlanır. Tabi karşı tarafı da düşünmek gerekir. Hastalığı boyunca karısı, Tevfik Efendi’ye sevgiyle, özenle bakar; kocasının bir dediğini iki etmez. Tevfik Efendi çocuk gibi naz yapar; karısı seslenmez, hoşgörülü davranır.

Esendal bu hikâyesinde, hasta insanlara ilgi ve sevgi göstermenin, onları ziyaret etmenin önemine dikkat çeker, ancak asıl vurgulamak istediği şey başkadır. Yazar, hasta insanların iyileşmek için çaba göstermelerini, kendilerine bakan kişilere mecbur kalmadıkça yük olmamalarını ister. Herkesin bir dayanma gücü, bir sabır çizgisi vardır. Hastayken bize bakan kişileri yüksündürmememiz gerekir.

Rüya Nasıl Çıktı hikâyesinin konusu, batıl inançları olan kuruntulu bir postacının iş dönüşü, kahve arkadaşının kendisini rüyasında gördüğünü söylemesi üzerine başına büyük bir bela geleceğini düşünüp telaşa kapılmasıdır.

Postacı Tevfik Efendi kendi halinde, saf bir adamdır. Tırnağını belirli günlerde kesmek, sağ yanına yatıp uyumak, rüyalara inanmak gibi birtakım batıl inançları vardır. Evhamlı bir adamdır, en küçük şeyden bile tedirgin olur, korkar. Bir gün iş dönüşü evine giderken, kapı komşusu İzzet Bey kahveden çağırtır. İzzet Bey, arkadaşını kahvede tutabilmek için bir yalan atar, kendisini rüyasında gördüğünü söyler. Zira, Tevfik Efendi’nin ne kadar evhamlı bir adam olduğunu bilir. “Rüya” lafını duyan Tevfik Efendi, hemen sararır, telaşa kapılır. Tırnağını ne gün kestiğini düşünür, kendince uğursuz saydığı işlerden birini yapmış olmaktan korkar. Posta odasının kapısını iyice kapayıp kapamadığını merak eder. Birinin posta odasına sigara atmış olması ihtimali Tevfik Efendi’yi huzursuz eder. Tevfik Efendi doğru posta odasına koşar, görevli memurla beraber posta odasını kontrol eder, sigara atılmamış olduğunu anlar, içi rahat eder. İzzet Bey’in rüyasının kendisine bir uğursuzluk, bir bela getireceğini düşünerek evine döner.

Tevfik Efendi, kendisinden daha kuruntulu oldukları için karısına ve kaynanasına rüya konusunu açmaz. Tevfik Efendi, sıkıntıdan sabahı zor eder. “Yaz gecesi sıcak, uyku uyunmuyor. Tevfik Efendi yatakta dönemez. Sağ yanına yatıp uyumalıdır. Yoksa ertesi gün başına bir felaket gelir. Kafasında hep İzzet Bey’in rüyası, biraz dalıyor; uyku ile uyanıklık arasında hep onu düşünüyor, İzzet Bey’i düşünüyor, İzzet Bey’i görüyor, uyanıyor, yeniden dalıyor. Bu sıkıntı içinde yarı geceyi geçirdi. Yarı geceden sonra da yağmur yağmaya başladı, her yeri tatlı bir serinlik kapladı. O serinlik içinde Tevfik dalmış.”

Tevfik Efendi uyanır, don gömlekle bahçeye çıkar. Karısı ile kaynanası pekmez kaynatmaktadır. Rüya konusundan dolayı sıkıntılıdır, kafası karışıktır. Uyku sersemliğiyle ve biraz da gönülsüzce karısına ve kaynanasına yardım eder. Ocağın taşlarını düzeltirken, nasıl olduysa, köpükler çıkararak kaynayan pekmez tavası devrilir. Kaynar pekmez, Tevfik Efendi’nin ayaklarına dökülür, ayakları haşlanır. Tevfik Efendi, bir yandan haşlanmış ayağının acısıyla kıvranırken, diğer yandan İzzet Bey’in rüyasını bununla atlatmış olduğu için içten içe sevinir.

Ertesi gün eş dost, konu komşu ziyarete gelir. Bir ara İzzet Bey de uğrar. Söz rüyadan açılınca, İzzet Bey, kahvede oturması için böyle bir yalan uydurduğunu söyler. Tevfik Efendi, bu açıklamaya rağmen yine de kendi bildiğinden şaşmaz, “Mahsus söyledin ama, bak nasıl çıktı.” der.

Memduh Şevket bu hikâyesinde, batıl inançların insan yaşamındaki olumsuz etkilerini gözler önüne serer. Arkadaşının yalandan “rüyada gördüm” demesi, kuruntulu bir adam olan Tevfik Efendi’nin yaşamını altüst eder. Öyle bir telaşa kapılır ki, yangın çıkar endişesiyle hemen posta odasına koşar, evine gelir, sabaha kadar gözüne uyku girmez. Yazar, Tevfik Efendi’nin kişiliğinden hareketle batıl şeylere inanmanın sakat yanlarını gösterir.

Esendal, hikâyede İzzet Bey’i de eleştirir. İzzet Bey, “Az çok geliri olan bir hanım almış, çoluğu çocuğu olmamış, karısının parasını yer oturur, dünyanın alayında, kurnaz, kendinden başka kimseyi düşünmez bir adam”dır. Komşusunun ne kadar evhamlı biri olduğunu çok iyi bilir. Buna rağmen arkadaşını tedirgin edecek sözleri söylemekten geri durmaz. Arkadaşının şaşırıp kalmasından, telaşa kapılmasından büyük bir keyif alır. “Rüya Nasıl Çıktı” hikâyesini okuduktan sonra, çevremizdeki insanlara karşı daha duyarlı olmamız gerektiğini, karşımızdaki insanların kişilik özelliklerini, hassasiyetlerini, zaaflarını dikkate alarak hareket etmemiz gerektiğini anlarız. Aksi taktirde, bize göre çok basit ve önemsiz olan bir şey, karşımızdaki insana çok ciddi zararlar verebilir, hayatı zehreder.

“Feminist” hikâyesi, aydın geçinen insanların, aslında basit bir “feminist” sözcüğünün anlamını bilemeyecek kadar cahil olduklarını anlatır.

İstatistik Müdürü Salim Bey, bir gün öğle yemeğinden çıkarken önünde yürüyen gençlerin ağzından “feminist” sözcüğünü duyar. Bu sözcüğün anlamını merak eder, arkadaşlarından sorup öğrenmek ister. Akşamüstü kahvede otururken, Orta Okul Hocası Aytaş Bey’e “feminist” sözcüğünün anlamını sorar. Aytaş Bey, bu sözcüğün anlamını bilmediği için lafı kıvırır, yanıt veremez. Salim Bey, aynı soruyu arkadaşları arasında bilgiç geçinen Sahil Sıhhiye Memuru Kerim Bey’e sorar. Aynı şekilde Kerim Bey de bu sözcüğün ne demek olduğunu bilmediği için kıvırır, yanıt veremez.

“Feminist” sözcüğünün anlamını öğrenmek, Salim Bey için bir takıntı haline gelir. O günlerde Fransızca Hocası Cemil Bey’e rastlar. Aynı soruyu ona da sorar. Cemil Bey sözcüğün kökeniyle ilgili karmakarışık şeyler söyler, söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmaz. Anlaşılan odur ki, Fransızca Hocası da sözcüğün anlamını tam olarak bilmemektedir.

Birkaç gün sonra Salim Bey, genç bir yazara rastlar. Konuşurken punduna getirip “feminist” sözcüğünü sorar. Genç yazar birtakım açıklamalar yapar, ancak sözcüğün anlamını tam olarak söyleyemez.

Ortalıkta sıkça kullanılan bir sözcüğün anlamını öğrenememiş olmak, Salim bey’i kızdırır. Karşısına çıkan herkese “feminist” sözcüğünün anlamını sorar, her defasında saçma sapan yanıtlar alır.

“Bazı şeyler böyledir. Tilkinin kuyruğu gibi. Kafanın bir biçimsiz yerine sıkıştı mı, çıkmaz. Salim bey, bu rahatsızlıkla, bu feministi o kadar sordu ki, sonunda adı Feminist kaldı. Dahası, ona bu adın nereden kaldığını bilmeyenler, onu bu meslek sahiplerinden biri sandılar; kadınlar müsamerelerinde konferans vermeye çağırıyorlar, yeni çıkan gazeteler kadın sahifeleri için ondan yazı istiyorlar.”

Esendal’ın bu hikâyesi, toplumumuzda aydın geçinen, bilgiçlik taslayan pek çok insanın aslında acınacak derecede cahil olduklarını gözler önüne serer. Yeterince okumayan, toplumsal değişmelere ayak uyduramayan, gelişmeleri takip edemeyen, bilgilerini güncellemeyen kişiler, aydın insan olamazlar. Hikâyedeki aydın geçinen tipler –hoca, sıhhiye memuru, bilgiç, yazar– bilmedikleri bir soruyla karşılaştıklarında “bilmiyorum” deme cesaretini ve olgunluğunu gösteremezler. Anlamını bilmedikleri sözcüğün, merak edip de ne demek olduğunu öğrenmek için sözlüğe bakmaktan bile acizdirler.

Hayat Ne Tatlı hikâyesi, sakin yaradılışlı bir adamın bir öğle vakti evinden çıkıp dolaşmasını, akşamüzeri dönüp evine gelmesini, yaşamındaki tekdüzeliğe rağmen mutlu olmayı başarmasını anlatır. Yazar, günlük yaşamda sıkça karşılaşabileceğimiz sıradan bir insanın yaşamından küçük bir kesiti alır ve bununla hikâyesini oluşturur. Esendal’ın hikâyelerinde gerilim ve heyecan düzeyi yüksek, okuyucunun merak duygusunu kabartacak büyük, şiddetli olaylar yoktur. Sokağa çıkan bir insanın şöyle bir dolanıp evine dönmesi, hikâye için yeterlidir.

Memduh Şevket bu hikâyesinde, insanların mutlu olmak için yaşamdan çok büyük şeyler beklememelerini, yaşamın sunduğu çok küçük, çok basit şeylerden bile mutlu olunabileceğini göstermeye çalışır. Tavla oynamayı bilmemesine rağmen tavla oynayan arkadaşlarını seyretmek, evine geldiğinde mangalda pişen yemeğin kokusunu almak, evinin penceresinden sokak satıcılarını, yoldan geçenleri, akşam vaktinin doyumsuz güzelliğini seyretmek Hafız Nuri Efendi’nin mutlu olması için yeterlidir. Hikâye şu sözlerle son bulur: “‘Hayat, ne tatlı şey’ diye düşündü. İnsanın ömrü olmalı da yaşamalı…”

Mendil Altında hikâyesinde, bir sicil müdürünün yemekten sonra mindere uzanıp uyumak istemesi, karasineklerden korunmak için cebinden çıkardığı keten mendili yüzüne örtmesi, mendilin altında çocukların okul taksitleri, karısının para için sızlanması, işinden atılan bir memurun durumu, amirleriyle olan ilişkileri, milletvekili seçilme hayali gibi düşüncelerle boğuşması, mendil altında uyumanın mümkün olmadığını anlayınca da uzandığı yerden kalkıp hizmetçiden kahve istemesi anlatılır.

Sicil Müdürü Cavit Bey, sıcak bir ağustos gününde yemeğini yedikten sonra minderin üzerine uzanıp biraz uyumak ister. Köylülerin duvar diplerine uzanıp yüzlerine birer mendil örterek mışıl mışıl uyudukları gözünün önüne gelir. Ceketinin cebinden beyaz keten mendilini alır, yüzüne örter. Mendilin altında tüm sıkıntılarından kurtulacağını, rahat rahat uyuyacağını zanneder. Çocuklarının okul taksitleri aklına gelir. Karısının para için sızlanışlarını hatırlar. Maaşlara ne zaman zam yapılacağını merak eder. Yanlışlıkla işinden olan bir memurun, kendisinin araya girmesiyle yeniden işine dönmesine sevinir. Gerçek hayatta yapamadıklarını hayal eder: Amirlerine fırça atmalar, cesaretinden dolayı diğer memurların gözünde yükselmesi, milletvekili olması. Bu tatlı düşünceler Cavit Bey’i mendil altında güldürür. Sonra birden terden, heyecandan boğulacak gibi olur. Mendili yüzünden çekip fırlatır. “Bu mendil altında da nasıl uyurlar” diye düşünür. Hizmetçiden bir kahve ister.

Esendal,  hikâyelerinde uyuşuk, pısırık, korkak, haksızlığa uğradığında sessiz kalan, amirlerinin her dediğini sorgulamadan yapan memur tipini eleştirir. Yine bu hikâyesinde de memur tipini temsil eden Sicil Müdürü Cavit Bey, çalışmaktan hoşlanmaz, boş oturmaktan canı sıkılır, yemek sonrasında ağırlık çökünce de sanki işte değil de evindeymişçesine uzanıp yatmak ister. Yanlışlıkla işten atılan bir memurun işine geri dönebilmesi için müsteşarla konuşmuş ve onu ikna etmeyi başarmıştır. Cavit Bey mendilin altında uyumaya çabalarken müsteşarın aksi bir tavır sergilemesi durumunda ne yapacağını düşünür. Gerçekte Cavit Bey, amirinin gözünden düşmemek için hiç sesini çıkaramayacaktır. Memuruna yapılan haksızlığa karşı gelecek cesareti yoktur. Ancak, mendil altındayken işin seyri değişir, Cavit Bey bambaşka bir kimliğe bürünür; hayal âleminde cesur, atılgan, çalışkan, başarılı bir memur olur, makamdan makama yükselir. Sicil Müdürü, gerçekte yapmaya cesaret edemediği şeyleri hayal âleminde korkusuzca yapar. Cavit Bey, aile yaşamında da pek başarılı olamamıştır. Karısıyla geçinemez, yeterince para kazanamaz.

Yazar bu hikâyesinde, gerçek yaşamında sıkıntılarının üstesinden gelemeyen bir insanın, öyle mendil altına gizlenerek, hayal âlemlerine dalıp giderek rahata kavuşamayacağını belirtmek ister. Mendil altına gizlenerek gündelik yaşamın sıkıntılarından kaçabileceğinizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Haşmet Gülkokan hikâyesi, sıradan bir memurun yoksulluğa inat yaşamına neşeyle, sevgiyle sımsıkı sarılmasını anlatır.

Haşmet Gülkokan hesap işleri memurudur. Kırk yaşlarında, evli ve iki çocuk sahibidir. İş çıkışında fırına, manava, dükkâna uğrayıp pazarlık etmekten, parası kıt olduğundan en ucuzunu bulmak için dükkân dükkân dolaşmaktan, önüne çıkan herkesle çene çalmaktan hoşlanan, bu yüzden de evine sürekli geciken bir adamdır. Evine eli boş gitmemek için iyi kötü demez, en ucuzunu arar bulur ve elini doldurur. Karşılaştığı kişilere hal hatır sorar, dert dinler, yardımcı olmaya çalışır. Yoksulluğun pençesinde kıvranmasına rağmen neşelidir, etrafına gülücükler saçar.

Memduh Şevket, hikâyenin başında Haşmet Gülkokan’ı okuyucuya şöyle tanıtır: “Haşmet Gülkokan; Soma’da doğmuş, İstanbul’da büyümüş, Ankara’da Gümülcüneli bir bayanla evlenmiş, iki de sevimli çocuk sahibi olmuş; kırk yaşlarında, kısaca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, konuşkan bir adam; iş saati bitip de kaleminden çıkınca, doğru Şakir’in fırınına gidip ekmeğini alır, evin yolunu tutar. Para kıt, geçim dar ise de, evdekiler yoktan anlamazlar, bulup buluşturup bir şeyler almalı, çantayı, kesekâğıdını, cepleri koyunu koltuğu doldurup eve öyle gitmeli. Araştırıp ucuzunu bulmadıkça, dükkânlarda çene çalmadıkça çanta dolmaz! Tanıdıklarından biri rast gelirse, durup konuşmak, söyleşmek, dedikodu etmek de var! Kolay mı! Haşmet Gülkokan, gün olur ki evine, sular karardıktan, ışıklar yandıktan, geceden de biraz geçtikten sonra varabilir. Evden bilirler. Merak etmezler. Merak etmediklerini Haşmet de bilir, acele etmez, ağırdan alır.”

Yazar bu hikâyesinde, her şeye rağmen mutlu olmayı başaran, yaşamayı seven Haşmet Gülkokan’ın yaşamından küçük bir kesit sunar bizlere. İşinden çıkıp evine doğru yürüyen kahramanımız, alışveriş yapmak için dükkânlara uğrar, pazarlık yapar, çene çalar, biraz gecikmiş olarak evine varır. Bu haline alışmış olan karısı, kendisini güler yüzle karşılar. Kocasını eve soktuktan sonra kapıyı da sürgüler. Esendal, hikâyesinin sonunda okuyucusuna şunları söyler: “Yaşayışından rastgele bir yaprağını yazarak, iyi bir adam, doğru bir adam olan Haşmet Gülkokan’ı siz okuyucularıma tanıtmak istedim ki, günün birinde ona bir dükkânda, bir tanıdığın evinde yahut sokakta rast gelirseniz, yahut bir işiniz düşüp de dairesinde karşısına çıkarsanız, bilesiniz, konuşup görüşesiniz. Bir hizmetinizde bulunabilmek, işinizde size yardım etmek, size yararlı olmak için çırpınacak, elinden geleni yapacaktır. Sizden istediği karşılık da, yalnız güler yüz, bir iki tatlı sözdür.”

“Avni Hurufi Efendi” hikâyesi, komşu kınasına giden ak sakallı yaşlı bir adamın, bir köşede sessiz sedasız rakısını yudumlayıp evine dönmeyi düşünürken, masasına oturan iki sarhoşun, bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrar tekrar söylemelerine, kafa ütülemelerine dayanamayıp felçlik geçirmesini anlatır.

Elli yaşlarında, ak sakallı bir adam olan Avni Hurufi Efendi, komşusunun kınasına gider. Rahat etmesi için sakin bir odaya oturtulur. Kendisine bir masa hazırlanır; rakısı, peyniri, mezesi önüne konur. Avni Hurufi Efendi, bir süre sessiz sakin içkisini içip sonra da usulca evine dönmeyi düşünür. Bu sırada, yanına tanımadığı bir genç oturur. Zil zurna sarhoş olan bu genç, ne söylediğini bilmez. Saçma sapan şeyler söyler, söylediklerini de sürekli tekrar eder. Avni Hurufi Efendi’nin kafasını ütüler. Sarhoş gencin gevezeliklerine daha fazla dayanamayan Avni Hurufi Efendi, masadan kalkmak ister. Şevki adındaki genç, yaşlı adamın eline koluna yapışır, onu bırakmaz. Yaşlı adam bu sululuğa, bu gevezeliğe daha fazla dayanamaz, “Ya Ali!” diye bağırır. Birdenbire ortalığa bir sessizlik çöker. Çığlığı duyan herkes, yaşlı adamın yanına koşar.

Mesele anlaşılır, zilzurna sarhoş olan Şevki, yaşlı adamın yanından uzaklaştırılır. Avni Hurufi Efendi, hava almak ve biraz da kafasını dinlemek için pencerenin önüne gider. Bu kez de İbrahim Efendi gelir; konuşmaya başlar, susmak nedir bilmez. Sarhoş olduğu için ne söylediğini bilmez, aynı şeyleri tekrar tekrar söyleyerek yaşlı adamın kafasını şişirir. Avni Hurufi Efendi, bunaldığı kına evinden kaçıp gitmek, evine dönmek ister; fakat İbrahim Efendi bırakmaz. Avni Hurufi Efendi, sıkıntı ve sinirden çatlayacak duruma gelir; bağırmak ister, sesi çıkmaz, olduğu yere yığılır.

“Avni Hurufi Efendi’yi kendinden geçmiş buldular. Evine bir yorgan içinde götürdüler. Sağ yanına inme inmiş. Hekimler epeyce çalıştılar, ilaç verdiler, kan aldılar ise de fayda etmedi. Bir hafta sonra kalıbı dinlendirdi.”

Memduh Şevket bu hikâyesinde, sarhoş olmanın ne demek olduğunu, insanı ne kadar rezil bir duruma düşürdüğünü, sarhoş insanların çevrelerine verdikleri rahatsızlığı göstermek istemiştir.

* Memduh Şevket Esendal, Mendil Altında, 9. Basım, Bilgi Yayınevi (Alıntılar bu baskıdan yapılmıştır.)

* Prof. Dr. İsmail Çetişli, Memduh Şevket Esendal, Akçağ Yayınları (Memduh Şevket Esendal’ın hayatı, kişiliği ve eserleri hakkında kapsamlı bir çalışma)

Yorum yaz...