Abbas Sayar “Can Şenliği”

2

Yazan Bülent Sakça | Kategori Roman İncelemeleri | Yayımlanma tarihi 03-09-2012

Can Şenliği Romanının Konusu

Abbas Sayar “Can Şenliği” adlı romanında, hayırsız çocukları tarafından evinden kovulan, han köşelerinde sefil bir yaşam süren seksen yaşındaki bir dedenin yalnızlığını, kimsesizliğini, kırgınlıklarını, küskünlüklerini, hayata tutunma çabasını anlatır.

Hüseyin Ağa’nın acı ve sıkıntılarla dolu yaşam öyküsü, romanın neredeyse ilk yarısını oluşturur. Romanın baş kahramanı olan Hüseyin Ağa, Nail Bey’in bağına bekçilik eden seksen yaşında yoksul bir köylüdür. Nail Bey bağa her gelişinde, yaşlı bekçinin hayat hikâyesini dinler. Hüseyin Ağa, türlü cephelerde savaşmasını, gelin dırdırına dayanamayan karısının kahrından ölmesini, dirliksiz karılarının dolduruşuna gelen oğulları tarafından evinden kovulmasını, han köşelerinde yalnız ve sefil bir yaşam sürmesini anlatır. Bekçilik yaparken, yalnızlığını alır ve kendisine can şenliği olur düşüncesiyle Nail Bey’e bir eşek satın aldırır. Bağın yakınlarında oturan genç bir gelinin anasına talip olur. Yetmişine merdiven dayamış Fadik Hatun’la evlenir. Ancak yaşlılık ve parasızlık, Hüseyin Ağa’nın mutlu olmasını engeller. Ömrü boyunca haksızlıklara uğramış, mutlu olmak için çırpınmış, ancak her seferinde hayal kırıklığına uğramış, darbe üstüne darbe almış Hüseyin Ağa, romanın sonunda isyan eder. Otuz kırk yıl önce kovulduğu, kendisine ait olan evi gaz yağı dökerek yakar. Bir türlü yüzüne gülmeyen kaderden, acı ve hüzün dolu yaşamından, kendisine haksızlık yapanlardan, zalimlerden, duygusuz insanlardan kendince intikam almış olur. Çöken damın altında can verir.

Romanın adı olan “Can Şenliği”, Hüseyin Ağa’nın bağda bekçilik yaparken yalnızlıktan sıkılması üzerine kendisine can şenliği olur düşüncesiyle Nail Bey’e aldırdığı eşektir. Yaşlı adam, eşeğini “Can Şenliğim” diyerek sever, öpüp koklar. Can Şenliği, yaşlı bekçi için sıradan bir hayvan değil; yakın bir dost, içten bir arkadaştır. Hüseyin Ağa’nın yalnızlığı, sadece bağda bekçilik yaptığı bir iki aylık yalnızlık değildir. Otuz kırk yılın yalnızlığıdır. Ölen karısından, hayırsız oğullarından, gelinlerinden, torunlarından ayrı geçen otuz kırk yılın yalnızlığıdır. Kimsesizliği iliklerine kadar hisseden, ömrünün son demlerini yaşayan yalnız bir adamın yalnızlığıdır. Derken bekçilik yaptığı bağın yakınlarında oturan genç bir geline konuk olur. Genç gelin, kocası haftada üç gün gece bekçiliğine kaldığı için yalnızlıktan korktuğunu, kendisine can şenliği olsun diye anasına yalvardığını, ancak onu ikna edemediğini söyler. Yaşamının baharında olan genç bir kadının ağzından duyduğu “can şenliği olsun” sözü, Hüseyin Ağa’nın gönlünde bir kıvılcım gibi çakar. Hiç olmazsa ömrünün son birkaç yılını kendisine can şenliği olacak bir kadınla, sıcak bir yuvada, huzur içinde geçirmek ister.

Can Şenliği romanında “yalnızlık, yaşlılık, ölüm, yoksulluk, hayata tutunma çabası, hayal kırıklığı, kaderden yakınma, haksızlığa isyan, intikam” temaları işlenmiştir.


Can Şenliği Romanının Kişileri

Hüseyin Ağa: Romanın baş kahramanıdır. Seksen yaşlarında, esmer yüzlü, ak saçlı, ak sakallı bir adamdır. Nail Bey’in bağına iki ay bekçilik eder. Nail Bey ara sıra bağa uğrar, yaşlı adama yiyecek ve sigara getirir, onunla sohbet eder. Hüseyin Ağa, Nail Bey’e anılarını anlatır. Sıkıntı ve acılarla dolu bir yaşam sürmüştür. Balkan Savaşı yıllarında askere alınmış, Birinci Dünya Savaşı’nda türlü cephelerde savaşmış, omzundan yaralanmış bir gazidir. Karısı öldükten sonra bir süre oğullarının yanında kalmış, ancak gelinlerinin dirlik vermemesi üzerine oğulları tarafından kovulmuştur. Yaklaşık otuz yıldır oğullarından ayrı, han köşelerinde yoksul, kimsesiz, sefil bir yaşam sürmüştür. İki oğlu da hayırsızdır, bir gün olsun babalarını arayıp sormamışlardır. Hüseyin Ağa’nın kulağı biraz ağır işitir. Biraz yaşlılıktan biraz da ağır duyduğu için bekçiliğin hakkını veremez. Köyün haylaz çocukları, sürekli olarak bağı talan ederler. Yaşlı adam çocukların arkasından küfürler savurur. Çer çöpten ateş yakıp alevleri seyretmek, alevlerin çıkardığı ışık oyunlarına dalıp gitmek Hüseyin Ağa’nın çok hoşuna gider. Alevleri seyrederken geçmiş günlerini hatırlar, yalnızlığını, kimsesizliğini bir nebze olsun unutmaya çalışır. Bekçilik yaparken kendisine can şenliği olur düşüncesiyle bağ sahibine bir eşek aldırır. Eşek, yaşlı adamın canına can katar, yaşamını neşelendirir. En yakın dostu, arkadaşı olur. Bağın yakınlarında oturan genç bir gelinle sohbet ederken, yaşlı anasının da kendisi gibi yalnız olduğunu öğrenir. Gelini ikna eder, anasıyla evlenir. Fadik Hatunun evine iç güveysi gider. Beş parasız, çulsuz bir adam olduğu anlaşılınca bir daha dönmemek üzere köyden ayrılır. Hayatı boyunca uğradığı haksızlıklara daha fazla dayanamaz, isyan eder. Büyük oğlunun oturduğu, fakat kendisine ait olan eve gider. Herkes uykudayken kışlık odunların üzerin gaz yağı döker. Son bir kez alevlerin cümbüşünü keyifle seyreder. Ölmek ister.


Nail Bey: Hüseyin Ağa’nın iki ay kadar bekçilik yaptığı bağın sahibidir. Roman kişilerinden biri olan Nail Bey, aslında romanın yazarı Nail Abbas Sayar’dır. Yazar, Yozgat’taki bağında bekçilik yapan Hüseyin Ağa’nın anlattıklarından bir roman çıkarmıştır. Nail Bey, iyi niyetli, hoşgörülü, saygılı, cömert bir insandır. Hamamcı Mustafa Ağa’dan bahçesine bakması için bir bekçi bulmasını ister. Hüseyin Ağa’yı bekçi olarak tutar. Ara sıra yanına uğrar, yiyecek ve sigara götürür. Yaşlı bekçinin anlattıklarını can kulağıyla dinler. Yaşlı adam anlattıkça anlatır, onu kırmak istemez, sessizce dinler. Yaşlı bekçinin, kulağı ağır duyduğu için meyveleri çalan çocuklarla baş edemediği kulağına çalınır, fakat önemsemez. Ağır duyduğunu bildiği için kimi zaman yaşlı adamı bir süre gizlice gözetler. Kötü bir niyeti yoktur, sadece merak eder. Hüseyin Ağa, aslında hiç gereği yokken bir eşek almasını ister Nail Bey’den. Nail Bey, yaşlı adamın bu arzusunu yerine getirir. Hüseyin Ağa, bağın yakınlarında oturan genç bir gelinin kocasını gece bekçiliğinden kurtarması için yine Nail bey’den ricada bulunur. Nail Bey, yaşlı bekçinin bu isteğini de geri çevirmez. İki ayın sonunda bağın meyveleri toplanır. Nail Bey, yaşlı adamın iki aylık ücretini verir. Eşek için de para pul istemez. Eşeği, Hüseyin Ağa’ya hediye eder.

Salim (Büyük Oğul): Hüseyin Ağa’nın büyük oğludur. Kardeşi ile arasında iki yaş vardır. Hüseyin Ağa çocuklarını okutmak ister, fakat başaramaz. Büyük oğlu Salim’i semerci yapar. Oğlanın eli biraz iş tutunca borç harç bir dükkân açarlar. Baba oğul sırt sırta verip çalışırlar. Bir süre sonra oğlanın burnu Kaf dağına varır. Salim, her işi babasına gördürür, babasını bir uşak gibi kullanır. Derken Hüseyin Ağa, büyük oğlunu everir. Gelin evde kimseye dirlik vermez. Haline bakmadan başka eve çıkmak için kocasını fişekler. Kaynana, gelin çilesine fazla dayanamaz, ölür. Üç beş günlük cenaze yasından sonra gelin yine surat asmaya, homurdanmaya başlar. Karısının dolduruşuna gelen Salim, kendisine bir kadın bulmasını söyleyerek babasını evden kovar. Hüseyin Ağa, kendi evinden oğlu tarafından kovulur. Salim, babasını otuz kırk yıl arayıp sormaz, ne haldedir, ne yapar ne eder, nerede kalır diye gam etmez. Babasına ait olan evi, sicil davası açarak kendi üzerine tapu çıkarır. Romanın sonunda yaptığı kötülüklerin, haksızlıkların bedelini çok ağır öder. Babası, hayırsız oğluna bırakmamak için evini yakar, intihar eder.

Küçük Oğul: Hüseyin Ağa’nın küçük oğludur. Ağabeyi Salim’den iki yaş küçüktür. Hüseyin Ağa, oğullarını okutmak ister, ancak çocuklar okumaya heves etmez. Akranları büyük büyük memur olurlar, Hüseyin Ağa’nın çocukları kalaycı ile semerci… Hüseyin Ağa, küçük oğlunu Ermeni bir kalaycının yanına çırak verir. Küçük oğlan, kalaycılık Ermeni işi diye yapmak istemez, burun kıvırır. Babasından yediği sıkı bir azardan sonra yeniden işine, ustasının yanına döner. Kalaycılığı öğrenip eli ekmek tutmaya başlayınca da ustasına hayır duası eder. Küçük oğlan evlenir. Hüseyin Ağa, ara sıra oğlunun evine konuk olur, gelin güler yüz gösterir, saygılı davranır. Hüseyin Ağa, diğer gelinden canı yandığı için bu kez temkinli davranır, bu gülmelerin, tatlı dillerin sonunun nereye varacağını çok iyi bilir. Oğlunun ısrarına dayanamaz ve onlarla kalmaya başlar. Birlikte köylere kalaycılığa giderler. Hüseyin Ağa, eşeklerin bakımıyla ilgilenir, kömür yakıp körük çeker. Bir süre sonra küçük gelin homurdanmaya, kocasını fişeklemeye başlar. Karısının dolduruşuna gelen küçük oğul, babasına azıcık da ağabeyinin yanında kalmasını söyler. Babasını kibarca kovar. Yıllarca babasını arayıp sormaz, ne halde olduğunu umursamaz.

Hamamcı Mustafa: Hüseyin Ağa’nın oğullarından görmediği sevgi, saygı ve şefkati kendisine gösteren, sıkıntılı günlerinde kendisine yardımcı olan, içten bir dostudur, arkadaşıdır. Hüseyin Ağa’nın büyük oğlunun yaşındadır. Hüseyin Ağa, Hamamcı Mustafa’yı oğlu yerine koyar, oğlundan görmediği merhameti ondan görür. Şakacı bir insandır, yaşına ve haline bakmadan evlenmeye kalkışan arkadaşının hevesini kursağında koymaz, elinden geldiği ölçüde yardımcı olmaya çalışır. Yaşlı adamı, babası yerine koyar, onu sürekli olarak kollar, gözetir. Nail Bey, kendisinden bir bekçi istediğinde, Hüseyin Ağa’yı önerir. Fadik Hanım’la evlenirken de elinden geldiğince destekler. Karısına çeyiz alışverişini eksiksiz yaptırır, hiçbir masraftan kaçınmaz. Hüseyin Ağa için cip kiralar, ezik görünmesin diye nikâhtan sonra köye ciple gönderir.

Esma Hatun: Hamamcı Mustafa’nın karısıdır. Hüseyin Ağa’yı iyi tanır, sever, sayar, yaşlı adamın kimsesizliğine üzülür. Yaşlı adamın evlenip iç güveysi gideceğini öğrenince çok sevinir. Hüseyin Ağa ahir ömründe rahat bir gün görecek, sürünmeden kurtulacak diye mutlu olur. Çeyiz alışverişine koşar, ne gerekiyorsa eksiksiz alır.

Genç Gelin ve Kocası: Hüseyin Ağa’nın bekçilik yaptığı bağın yakınlarında, şehrin çıkışında oturan henüz iki yıllık evli çifttir. Hüseyin Ağa genç gelini pınar başında sık sık görür, güleç yüzünden aldığı cesaretle komşuların verdiği domatesler için tuz ister. Genç gelin, yaşlı dedeyi buyur eder, ona çay demler. Sohbet sırasında genç kadının kocasının karayollarında bekçilik yaptığını, haftada üç gün gece nöbeti olduğu için gelinin yalnız kaldığını ve çok korktuğunu, yalnız yaşayan anasını kendisine can şenliği olması için yanına çağırdığını, fakat bir türlü ikna edemediğini öğrenir. Hüseyin Ağa, genç kadının saygılı, hoşgörülü, içten tavırlarından çok etkilenir, ona acır, yardımcı olmak ister. Genç gelinin yalnız yaşayan anasını da kibarca kendisine ister. Hüseyin Ağa, bağ sahibi Nail Bey’den ricada bulunur. Zira Nail Bey’in çevresi geniştir. Nail Bey, gerekli kişilerle görüşüp yaşlı bekçinin isteğini yerine getirir. Genç gelinin kocası gece bekçiliğinden kurtulur. Gelin, bu iyiliğe karşılık anası ile yaşlı bekçinin arasını yapma sözü verir.

Fadik Hatun: Hüseyin Ağa’nın bekçilik yaptığı bağın yakınlarında oturan güleç yüzlü, genç bir gelinin anasıdır. Kızının aracı olması ve komşu kadınların ısrarı sonunda seksen yaşındaki Hüseyin Ağa ile evlenir. Fadik Hatun, kocasını yıllar önce kaybetmiştir; evli kızının yanında kalıp ona can şenliği olmaktansa, kendi evinde yalnız yaşamayı tercih eder. Hüseyin Ağa’yı çok yaşlı bulur, ancak iki üç bin lirasının olduğunu duymuştur. Yaşlılık günlerinde kendisine dayanak olur diyerek Hüseyin Ağa ile evlenir. Hüseyin Ağa, çok yaşlı olduğundan içinde kıvılcımlanan kadınca arzular çabucak söner. Yaşlı adamın var olduğunu iddia ettiği paraları görmek ister. Hüseyin Ağa, sözde bankadaki birkaç bin lirasını çekip karısına getirmek için bir daha dönmemek üzere köyden ayrılır. Fadik Hatun, kızı gibi içten, iyi kalpli, güleç yüzlü biri değildir. Hüseyin Ağa ile evlenir evlenmesine, ancak bu evliliğin kendisine yükten başka bir şey getirmediğini görür.

Dedikoducu Kadınlar: Fadik Hatun’un köyündeki dedikoducu kadınlar, nikâhtan sonra Fadik Hatun’u kocasına karşı fişeklemek için ellerinden geleni yaparlar. Hüseyin Ağa’nın karısının arzularını tatmin edemediğini, yıllardır hayırsız çocuklarından bir fayda görmediğini, han köşelerinde yalnız ve sefil bir şekilde yaşadığını, birkaç bin lirası olduğu söylentisinin de asılsız olduğunu araştırıp öğrenirler. Öğrendiklerini de tüm köye yayarlar. Fadik Hatun, komşu kadınların dolduruşuna gelir, merakına yenik düşer, kocası tuvaletteyken ne kadar parası var diye ceketinin ceplerini karıştırır. Fazla bir şey bulamayınca da iyice huylanır. Kısaca bu kadınlar, ömürlerinin son demlerinde rahat bir nefes almak, yalnız kalmamak, sıcak bir yuvada birbirine destek olup huzur içinde yaşamak isteyen iki yaşlı insana aman vermezler.

Hancı Hoşet: Hüseyin Ağa, küçük oğlunun evinden kovulunca doğru Hoşet’in hanına gider. Hoşet, yaşlı adamdan para pul istemez. Hüseyin Ağa da handaki eşeklere çeki düzen verir, eşeklerin altlarını temizler. Bir iki yıl Hoşet’in hanında kalır. Çocuklarından hiç ses seda çıkmaz. Bir gün Hancı Hoşet, “Bundan böyle Hoşet Efendi’nin hanında adam da beş kuruş, eşek de beş kuruş” diye ilan çıkarır. Eşekle aynı muameleyi görmek Hüseyin Ağa’nın gücüne gider. Hoşet’e sitemkâr sözler eder, ondan bir açıklama bekler. Hancı Hoşet, yaşlı adamı kovar.

Hancı Etem: Hüseyin Ağa’nın, Hoşet’in hanından kovulduktan sonra sığındığı kişidir. Hancı Etem, yaşlı adamın başına gelenleri dinledikten sonra ona acır, hanın bir köşesinde yatıp kalkmasına izin verir.

Kılığın Necip: Hüseyin Ağa’nın üç beş ayda bir uğrayıp tıraş olduğu berberdir. Berber Necip’in eli biraz ağır, sözü sohbeti tatlı, cümleleri hafif küfürlüdür. Müşterileri, kendisi gibi yoksul takımındandır. Hüseyin Ağa, damatlık tıraşını olmak için Kılığın Necip’in dükkânına gider, on yaş genç görünmek hevesiyle saç sakalını kısacık kestirmek ister.

İhsan Ağa: Hüseyin Ağa’dan önce, Nail Bey’in bağına bekçilik edip birkaç kuruş kazanan kişidir. İhsan Ağa, Nail Bey’in kendisi dururken seksenlik bir dedeyi bekçi tutmasına içerler. Nail Bey’e biraz sitemkâr bir tavırla bağın yeni bekçisini şikâyet eder. Çocukların meyveleri talan ettiğini söyler. Nail Bey, bu şikâyetin asıl nedenini bildiğinden İhsan Ağa’nın sözlerine kulak asmaz.

Can Şenliği: Hüseyin Ağa’nın bağda bekçilik yaparken yalnızlığını, kimsesizliğini unuttursun, kendisine ömrünün son demlerinde can şenliği olsun diye Nail Bey’e aldırdığı eşektir. Hüseyin Ağa için “Can Şenliği”, sadece bir hayvan, bir eşek değil; yakın bir arkadaş, sıcak bir dost, tutkuyla âşık olunan bir sevgilidir. Geçmiş yaşamında yıllarca eşekçilik yapmış, eşeklerle mal taşımıştır. Hüseyin Ağa’nın dünyasında eşeklerin özel bir yeri vardır. Eşeğin otları yerken çıkardığı sesler, doyduğunu gösteren yüz ifadesi Hüseyin Ağa’yı çok mutlu eder. Romanın sonunda ölüme giderken dahi, çok sevdiği bir insanla vedalaşırcasına “Can Şenliğim” diye sevdiği eşeğine sarılır, onu öpüp koklar, onunla vedalaşır.

Haylaz Çocuklar: Hüseyin Ağa’nın bekçilik yaptığı bağın yakınlarında oturan çocuklar, yaşlı adama aman vermezler. Yaşlı bekçinin kulağının ağır duymasını fırsat bilen haylaz çocuklar, bağın meyvelerini talan ederler.


Can Şenliği Romanının Özeti

Nail Bey, şehrin güney yamacındaki bağı için Hamamcı Mustafa’dan bir bekçi bulmasını ister. Mustafa Ağa, seksen yaşında gariban bir adam olan Hüseyin Ağa’yı getirir. Bağ sahibi Nail Bey, Hüseyin Ağa ile aylık yüz yirmi liraya anlaşır. Hüseyin Ağa, karısını yıllar önce kaybetmiş, hayırsız iki oğlunu da yaklaşık otuz yıldır görmeyen, yalnız yaşayan, yoksul bir adamdır. Kulağı azıcık ağır duyar, fakat gözleri sağlamdır. Nail Bey’in bağındaki üzümleri, elmaları çocukların talanından koruyacaktır.

Hüseyin Ağa bekçilik yapacağı bağa gider. Bağda kendisi gibi yalnız ve kimsesiz bir haymelik vardır. Bağa yakın evlerden çul çuval ister, kendisine yatak yapacaktır. Ancak sudan başka bir şey vermezler. Birkaç gün kuru toprağın üzerinde yatar.

Nail Bey üç gün sonra bağa uğrar. Bekçiye yiyecek ve sigara getirmiştir. Hüseyin Ağa hayat hikâyesini anlatmaya başlar; hayırsız oğullarını, sıkıntı dolu hayatını… Nail Bey, uzadıkça uzayan, ucu bucağı görünmeyen konuşmaları bir bahaneyle keser, bağdan ayrılır. Hüseyin Ağa, her seferinde kaldığı yerden anlatır.

Hüseyin Ağa, çocuklarını okutmak istemiş, ancak çocukları okumaya heves etmemişlerdir. Bir meslek öğrensinler diye büyük oğlunu semercinin, küçük oğlunu da kalaycının yanına verir.

Yukarı mahallenin çocukları, bekçinin yaşlılığından, kulaklarının ağır duymasından ve dalgınlığından faydalanarak bağa girip meyveleri talan ederler. Önceki yıllarda Nail Bey’in bağına bekçilik edip birkaç kuruş kazanan İhsan Ağa, biraz sitemkâr bir tavırla bağın yeni bekçisini şikâyet eder. Nail Bey, bu şikâyetin asıl nedenini bildiğinden söylenenlere kulak asmaz.

Hüseyin Ağa, sigarasını keyifle tellendirerek hayat hikâyesini anlatmayı sürdürür. Yıllarca eşekçilik yapmış, eşeklerle meyve sebze, odun kömür taşımış. Türlü cephelerde yıllarca savaşmış. Büyük oğluna bir semerci dükkânı açmış, işleri ilerletmişler. Oğul, bir süre sonra babasını bir uşak gibi çalıştırmış. Hüseyin Ağa, oğlunu evermiş. Gelin kısa süre sonra homurdanmaya başlamış, evi dirliğini kaçırmış. Birkaç yıl bu zehirli aşı yemişler, karısı bu duruma fazla dayanamamış, kahrından ölmüş. Karısının dolduruşuna gelen oğul, babasını evden kovmuş, kendisine bir kadın bulup iç güveysi gitmesini söylemiş. Hüseyin Ağa bir süre küçük oğlunun evinde kalmış. Oğluyla beraber köylere kalaycılığa gitmiş. Önceleri kayınbabasına güler yüzlü davranan gelin, sonradan surat asmaya, homurdanmaya başlamış. Karısının dolduruşuna gelen küçük oğul, babasına biraz da ağabeyinin yanında kalmasını söylemiş, yani kibarca kovmuş babasını.

Nail Bey, bağa sessizce gelir. Hüseyin Ağa’nın kulaklarının ağır duymasını fırsat bilerek bir süre onu gizlice gözetler. Kötü bir niyeti yoktur. Hüseyin Ağa kendisiyle dalga geçen üç beş korkusuz, haylaz çocuğa küfürler savurur. Yaşlı olduğu için çocukları yakalaması mümkün değildir. Yaşlı bekçi, hayat hikâyesine kaldığı yerden devam eder.

Hüseyin Ağa, küçük oğlunun evinden kovulduktan sonra Hoşet’in hanında kalmış, handaki eşeklerin bakımıyla ilgilendiği için de hancı, kendisinden para pul istememiş. Bir gün hancı, “bu handa adam da beş kuruş eşek de beş kuruş” ilan çıkarmış. Hüseyin Ağa bu aşağılayıcı sözlere gücenmiş ve hanı terk etmiş. Aradan iki üç yıl geçmiş, çocukları ne aramış ne de sormuş. Bir süre Etem’in hanında kalmış.

Hüseyin Ağa, bir gün bağda Nail Bey’le sohbet ederken, yalnızlıktan sıkıldığını söyler ve Nail Bey’den kendisine bir eşek almasını ister. Hüseyin Ağa’nın aslında bekçilik yaparken bir eşeğe ihtiyacı yoktur, ancak kendisine “can şenliği” olacağını düşünür. Nail Bey, yaşlı adamın bu isteğini geri çevirmez, Salı Pazarı’ndan kendisine bir eşek almasını söyler. Hüseyin Ağa’ya seksen liraya bir eşek aldırır. Çok mutlu olur. Sokak aralarından bir komutan edasıyla geçer. Kendisine çul çuvalı çok gören komşu kadına eşeğiyle hava basar. “Can Şenliğim” diye sevip okşadığı eşek, Hüseyin Ağa’nın yaklaşık otuz yıllık yalnızlığını unutturur, ona taze bir soluk, içten bir arkadaş olur.


Yaşlı bekçi, hayırsız oğulları aklına geldikçe kederlenir. Kendisine ait olan evden kovulmuş olmak ağırına gider. Er geç evi satıp parasını alacak, büyük oğlu Salim’e evsizliğin ne demek olduğunu gösterecektir.

Hüseyin Ağa, bağın yakınlarında oturan güleç yüzlü genç bir kadından tuz ister. Genç gelin, yaşlı bekçiye gayet saygılı ve kibar davranır, çay demler. Genç gelin, kocasının kara yollarında çalıştığını, haftada üç gün gece bekçiliğine kaldığını, yalnız kaldığı için çok korktuğunu, kocasının nöbette olduğu gecelerde yanında kalması ve kendisine can şenliği olması için anasına yalvardığını, ancak yaşlı anasını bir türlü ikna edemediğini anlatır. “Can şenliği” sözünü duyan Hüseyin Ağa’nın yüreğinde hafiften bir titreme olur. Genç gelinden anasını uygun bir dille ister. Durumunun iyi olduğunu, evini satınca eline iki üç bin lira geçeceğini söyler. Ayrıca Nail Bey’le konuşup genç gelinin kocasını gece bekçiliğinden kurtaracaktır.

Hüseyin Ağa, Nail Bey’den ricada bulunur. Nail Bey’in gerekli kişilerle görüşüp genç gelinin kocasını gece bekçiliğinden kurtaracağından adı gibi emindir. Öyle de olur. Hüseyin Ağa bir süre sonra genç geline müjdeli haberi verir.

Eylül ayı gelmiş, Hüseyin Ağa’nın bağ bekçiliğinde iki ay geride kalmıştır. Meyvelerin toplanma zamanı gelmiştir. Meyveler toplanır, Hüseyin Ağa iki aylık bekçilik ücretini alır. Kendisine can şenliği olan eşeğin parasını bağ sahibine vermek ister. Nail Bey, seksen liraya aldığı eşeği yaşlı adama hediye eder, ondan para pul istemez. Can şenliğim dediği eşeğinden ayrılmamak Hüseyin Ağa’yı çok mutlu eder.

Hüseyin Ağa, bağ sahibi Nail Bey’le vedalaştıktan sonra şehre iner, Hamamcı Mustafa’nın yanına gider. Ondan, oğluyla konuşmasını, kendisine ait olan evin hiç olmazsa yarı parasını almasını ister. Hamamcı Mustafa, yaşlı adamın hayırsız oğullarından hiçbir fayda gelmeyeceğini bilir, ancak yaşlı adamın hatırını kırmaz. Büyük oğul, eski tandırlığa üç göz daha ilave ettirmiş, arsanın tapu kaydı olmadığı için tescil davası açıp evin tapusunu kendi üzerine almıştır. Büyük oğuldan zırnık dahi koparamayacağını anlayan Hamamcı, öfkesinden kudurmuş bir halde döner. Hüseyin Ağa’ya moral vermeye çalışır. Düğün işinde kendisine birkaç yüz lira destek çıkacağını söyler. Yaşlı adamın iki aylık bekçilik parası da vardır. Bir şekilde durumu idare etmeye çalışacaklardır. Berbere gider, on yaş genç görünmek hevesiyle saçını kısacık kestirir. Hamama gider, bir güzel paklanır. Çarşıya iner, yeni giysiler alır.

Hüseyin Ağa, genç gelinin anasını görür, pek beğenmez. Fadik Hatun’un yaşı yetmişe gelmiş, güzelliği uçup gitmiştir. Aynı şekilde Fadik Hatun da Hüseyin Ağa’yı beğenmez, çok yaşlı bulur. Komşu kadınlar, Fadik Hatun’u evlenmeye ikna ederler. Hüseyin Ağa, arkadaşı Hamamcı Mustafa’ya işin olduğunu söyler. Hamamcı’nın karısı Esma Hatun, sevip saydığı, kimsesizliğine acıdığı Hüseyin Ağa’nın düğün alışverişini yapar. Ne gerekiyorsa fazlasıyla alır, yaşlı adamın ezik düşmesini istemez.

Hüseyin Ağa ile Fadik Hatun’un nikâhları kıyılır. Hamamcı Mustafa bir cip kiralar, yaşlı adamı şanıyla şerefiyle köye uğurlar. Eve vardıklarında Hüseyin Ağa, heyecandan ne yapacağını bilemez, eli ayağına dolaşır, iyice sersemleşir. Geceleyin yaşlı çifti baş başa bırakırlar. Hüseyin Ağa, ölmüş karısını hatırlar; on sekiz yaşında, ilk gecelerini… Fadik Hatun’a da sarılır, bir şeyler duymaya çalışır, ancak seksen yaşın yorgunluğu buna engel olur. Fadik Hatun’un hevesi kursağında kalır. Yaşlı adamdan bir iş çıkmayacağını anlar. Sırtını dönüp yatar.

Köyün meraklı kadınları, sorup soruştururlar; Hüseyin Ağa’nın kimsesiz, çulsuz bir adam olduğunu öğrenirler. Bu parasız pulsuz adamı başına bela ettiğini, bu adamdan kimseye hayır gelmeyeceğini söyleyerek Fadik Hatun’u fişeklerler. Hüseyin Ağa, karısını cinsel yönden tatmin edememiş olmanın verdiği eziklikle boynu bükük bir halde dolanır.

Evlilik işleri nedeniyle emanet bıraktığı eşeğini getirtir. Eşeğini, can şenliğini görünce Hüseyin Ağa’nın gönlüne bir güneş doğar. Eşeğini özlemle öpüp koklar. Hüseyin Ağa, camiye gitmiyor, namaz kılmıyor diye köyün içinde laf ederler. Karısı Fadik Hatun da kendisine bu yüzden surat asar. Camiye gitmeyip sürekli eşeğiyle ilgilendiği için gıcıklanır. Bu arada köyün dedikoducu kadınları boş durmazlar. Yaşlı adamın var olduğunu iddia ettiği parasını nereye koyduğunu merak ederler. Kadınların dolduruşuna gelen Fadik Hatun, kocası tuvalette iken, ceketinin ceplerini karıştırır. Yırtık bir zarfın içinde iki ellilik ve birkaç onluk vardır. Yaşlı kadın hayal kırıklığına uğrar. Konu komşuya reklam olduğunu, kendisi yetmezmiş gibi bir de eşeğine baktığını, parasız pulsuz bir adamı uzun süre taşıyamayacağını düşünür.

Kasım ayı gelmiş, havalar buz gibi soğumuştur. Fadik Hatun yine dırdırcı komşularının gazına gelir, kocasının birkaç bin lirasının gerçekten olup olmadığını merak eder. Kocasını sıkıştırır. Adamakıllı köşeye sıkışan Hüseyin Ağa, parasının bankada olduğu yalanını uydurur. Cebindeki paraların kendilerini birkaç ay idare edeceğini, ihtiyaç duyduğunda şehre inip parasını çekebileceğini söyler. Ancak Fadik Hatun ikna olmaz. Komşu kadınların dırdırından usandığını söyleyerek kocasından hemen yarın şehre inip bankadaki parasını çekmesini ister. Fadik Hatun hem içini kemirip duran merak duygusundan kurtulacak hem de kocasının getirdiği binlikleri dedikoducu kadınların gözlerine sokarak çenelerini susturacaktır.

Hüseyin Ağa kapana kısılmıştır, yolun sonuna geldiğini, buradan kaçış olmadığını anlar. Ertesi sabah sözde bankadaki birkaç bin lirasını çekmek, gerçekte ise bir daha dönmemek üzere evden ayrılır.

Şehre varır, havada şiddetli bir ayaz vardır. Büyük bir fırtına kopmak üzeredir. Hüseyin Ağa, bir hana girer, eşeğini bağlar. Handa ayak işlerine bakan bir çocuğa, büyük bir şişe gaz yağı alması için para verir. Karanlık mı karanlık bir gece başlar. Fırtına yeri göğü allak bullak eder. Hüseyin Ağa, doğru ahıra, can şenliğinin yanına gider. Bir kovaya su doldurur. Kovayı eşeğin önüne koyar. Eşeğine, can yoldaşına sarılır, onu öpüp koklar, onunla vedalaşır.

Hüseyin Ağa gaz yağı şişesini şalvarının cebine koyar, otuz kırk yıldır uğramadığı evinin yolunu tutar. Kar, fırtına ortalığı allak bullak eder. Dere kenarından evinin tandırlığına gelir, omzuyla pencereye yüklenir. Camlar, çerçeveler büyük bir şangırtıyla yere iner. Şangırtılar, dışarıdaki fırtınanın gürültüsüne karışır, kaybolur gider. Oğlu Salim ve karısı yan odada uyumaktadırlar. Kışlık odunlardan birkaç tanesini tandır ocağına koyar. Odunları tutuşturur, keyifle alevlerin seyrine dalar. Bağdaki haymeliğin önünde yaktığı çer çöp gelir aklına. Alevleri, ışık oyunlarını tutkuyla, heyecanla, keyifle seyre dalar. Geçmiş günlerini acı ve hüzünle hatırlar: sıkıntı ve haksızlıklara boğulmuş bir yaşam, hayırsız oğullarının ilgisizliği, otuz yıldır çocuklarından ayrı yalnız, kimsesiz ve sefil yaşamak, yoksulluk… Tüm bunlar yaşlı adamın yüreğindeki kin ve öfkeyi iyiden iyiye kabartmıştır. Babasından kalan ve kendisine ait olan bu evi oğluna bırakmayacak, küstüğü, öfkelendiği, kin beslediği herkesten, her şeyden, tüm yaşamından öcünü alacak, kimsede ahı kalmayacaktır.

Hüseyin Ağa, cebindeki gaz yağı şişesini çıkarır, oğlunun bir kış boyunca yakacağı odunların üzerine döker, kibritleri çakar; odunlar çatırdamaya, alevler yükselmeye başlar. Alevler yükselir, tandırlığın orta direğine ulaşır. Direğin yanmasıyla tandırlığın üzeri kar ve toprakla kaplı damı çöker. Hüseyin Ağa, çöken damın altında kalır, ölüm uykusuna dalar. Alevler önce tandırlığın bitişiğindeki kiler odasına, daha sonra da Salim’le karısının uyudukları odaya ulaşır. Dışarıdaki fırtına, alevleri şiddetlendirir. Komşular ve itfaiyeciler, yangını söndürmeye çalışırlar. Salim, yangının neden çıktığına bir anlam veremez. Hüseyin ağa’nın evi yanıp kül olur.


Kış geçer, bahar gelir. Salim, borç harç edip iki üç gözlük bir ev yaptırmayı düşünür. Yangının nereden çıktığını, böyle bir felaketle cezalandırılmak için nasıl bir suç işlediğini kış boyunca düşünür. Çok kafa yorar, fakat Tanrı’nın kendisine böyle bir bela vermesine bir anlam veremez.

Bir nisan sabahı Salim Ağa’nın tuttuğu ameleler, yangının enkazını temizlemeye başlarlar. Amelelerden birinin küreği, yumuşak bir şeye dokunur. Hüseyin Ağa’nın cansız bedeni, üstü kar ve buzla örtülü toprağın altında taptaze kalmıştır. Salim Ağa, babasının cesedini görünce her şeyi anlar.

− S O N −


Yorumlar (2)

Çalışmalarınız için sizlere teşekkür ediyorum. Görüşmek istemiyle kendinize iyi bakın. Saygılarımla…

Bence hem bu site hem de Abbas Sayar’ın bu romanı çok güzel…
Herkese tavsiye ederim.

Yorum yaz...